Cihan şampiyonluğundan sonra

Er meydanında, rakiplerinin sırtını mukavva gibi katlayıp yere seren koca pehlivanlarımızın bir haftalık şan dolu maceraları biterken bizi ve âlemi düşündürecek bazı dikkat noktaları var olsa gerekir. Bir defa, Türk’ün maddeye, manevinin gücünü katan o ezeli cüssesi, sadece gazete sütunlarına değil, mahut düşmanın da beyn-i bâlasına geçmiş bulunuyor. Bu cihan şampiyonluğunun, sporumuzun bugünkü durum bakımından bizi düşündürecek bir tarafı ise şudur; her millet türlü sporların tadını, şüphe yok ki yetişen evlâtlarına tattırmak, çeşitli sportif eğlenceleri onlara aşılamak ister. Ama İsveç için millî spor, nasıl, vücutlarını sırım gibi adaleleştiren o meşhur jimnastik ise, bizim de millî sporumuz güreştir. Yavrusuna beş yaşında kol ve bacak hareketleri yaptırmaya çalışan İsveçli ana ile, harman yerinde, torunlarının güreşini seyre dalan Türk köylüsünün mutluluğu arasında fark yoktur.

Köyden şehire indikçe yazık ki güreş, bu köklü sporumuz hararetini kaybediyor. Onu yine şehir içinde devam ettirenler ev ve apartmanların avlularında elense kapışan emir erleriyle rıhtım boylarında öğle yemeğini yedikten sonra, hazmetmek üzere, bir yol kafa kol kapan yük hamalı vatandaşlarımızdır. Bir limon kabuğunu veya bir çakıl taşını ayağımıza takarak peşinde bütün heyecanımızı koşturduğumuz çocukluk günlerini hatırlayalım:

Bu çeşit sporlardan hatıra kalan şey heyecanlı bir yarış zevkinden başka nedir? Ama seyredilen bir güreş bize millî bir savaş gününün iliğe işleyen ateşini doyurur. Futbol veya diğer sporların şüphe yok ki spor terbiyesi bakımından kendilerine göre ehemmiyetli mevkileri vardır. Ama neticede bunlar, bir yarış insiyakı ile heyecan terbiyesine gelip dayanırlar. Bir güreş sonunda, rakibin sırtını yere getiren pehlivanın, hakem tarafından havaya kaldırılan kolunu, düşman mevziine dikilmiş olan sancağı selâmlar gibi selâmlarız. Bu sırada, içinde yaşadığımız o milli duygulanış halini, avuttan avuta zıp zıp zıplayan bir topun peşinde duyduğumuz çocuklara has duyguya benzetmekteyiz. Bu sebepledir ki, kökü köye ve halkımızın göreneklerine karışmış olan pehlivanlık ağacını şehir ilkokullarında ve şehir çocuklarında da filiz sürmüş olarak görmek istiyoruz. Değil er meydanında, koskoca tarih devirlerini iki kat eden bu milletin çocuklarında saklı güreş gücünü memleket boyunca ateşlemesini bilelim.


Şardağ, R. (1951, Mayıs 19). Şehrin İçinden / Cihan şampiyonluğundan sonra. Yeni Asır, s. 3. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın