Asıl baş ağrımız

Bir iki meczubun veya nankörün, gece karanlığından faydalanıp zeval bulmaz namert elleriyle Atatürk’ün heykelini kırmasına bakıp esef edilebilir. Ruh yapılarımıza ve mizaçlar arasındaki ayrılık nisbetine göre kederlenir, dövünür veya ümitsizliğe düşebiliriz. Ama aramızdan bazıları çıkıp da “tamam, işte, hükümetin aczi, Atatürk düşmanlığının bütün müsebbibi odur” derse peşin hükme kapılmaz mı? Zira ayni hükümetin, Atatürk’ün manevi varlığını yaralıyacak olanları kahretsin diye, meclise kanun sevk ettiğini görünce bu kimseler afallayıverecektir. 

Bir takrir veriliyor meclise: Vatandaşın işini görmek üzere hizmete çağrılmış olan memurlardan bir kısmı, hizmet edeceği kimselere eza vermektedir; bu gibilerin tasfiyesi için bir çare bulunsun diye. İnsanlarımız yine mizaç farklarına göre bunu karşılamakta devam eder. “Böylelerine lâyıktır”, iyi ama, tasfiye işinde dikkatli ve insaflı davranmalıyız.

Bir de şu bizimkinin vereceği fetvaya bakın! “Vay! memurların topunu birden tasfiye hali”. Ne tuhaf insanlardır. Olaylar ve haberler de bu gibilerin görüş dünyalarındaki dış kabuğa çarpar çarpmaz, ya saadet kahkahasını veya felâket vaveylâsını basarlar. Bu çabukçu, basit ve şapşal mizaçların günlük hayatımızdan tutun, cemiyetin her sosyal ve siyasi alanında pek çok örnekleri vardır. Okul sıralarında onlar da aynı bilgileri edindikleri, tıpkısı diplomaya sahip oldukları halde neden bu pireden nem kapsın? Neden acele verilmiş hükümlerle bir anda, saadet veya felâket sınırlarına ulaşsın.

Fazla hissî oluşları mı bunun sebebi? Sade bu değil. Bu gibiler de, edinilen bilgiler iyi kaynamış et suyu gibi tam hülâsasına erişmemiştir. Okumuşla münevveri ayıran o eseli köprübaşı budur; öğrenilene kıvamını bulmuş bir pişkinlik kazandırıp kazandıramamak…

Yarım baş ağrısı gibi, insanı perişan değilse de rahatsız eden bu kabil kimselerin mesuliyet yerlerinde sağlam köşe başı tutabilmiş olanları ise can sıkıcılığı daha çok arttırır. Rahatsızlığımız, baş ağrımız, ne bir milletin gönlünde heykelleşmiş olanın sembolünü gece karanlığında ödlekçe kıran meczuptur, ne kafası örümcek istilâsına uğramış yobazdır ve ne de memurların tasfiyesi meselesidir. Asıl baş ağrımız, gündelikçi ve enstantene insanların, entipüften sebeplerle hop kalkıp hop oturması, hâdiselere mâna vermek üzere, onları, zekânın süzgecinden geçirmemesidir. Evet asıl baş ağrımız, küçük bir sevinç haberi karşısında günde birkaç kere bayram edip, esef edilecek bir haber karşısında da coşarak beş on defa kıyamet koparanlar yüzündendir.

Çok okumuş olanla münevver olabilmiş arasında ne uçurum vardır!


Şardağ, R. (1951, Mayıs 21). Şehrin İçinden / Asıl baş ağrımız. Yeni Asır, s. 3. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın