
Dün evden çıkıp Köprü Tramvay durağına geliyordum. İkinci Karantina caddesinin sonlarından aşağıya doğru inen bir eşeğe rastladım; Şairin: “Bir eşek var idi zaifü nizar” sözüne tıpkısı benzeyen mahzun bir eşek. Sağ ayağı, diz kapağından aksadığı için tökezleyen hayvancağızın boynundaki etler pörsümüş kalça kemikleri, hâlâ çalıştırılmasına isyan eder gibi havaya fırlamıştı.
Sahibi elindeki iri kıyım bir sopayı hiç acımadan vur ha vur, indiriyordu. İçim sızladı. Sen sabahın köründen kalk, turfanda sebzeleri, gecenin kokusu bile henüz üzerlerinden dağılmamış bir tazelikte yüklen, herkesler uyurken, mahzun gözlerinde çapaklar, bizim kıyamete kadar doymayacak midelerimiz için taşı dur. Yokuş aşağı mı iniyorsun; olanca ağırlık göğsünü tık nefes edip ön ayaklarını ezsin. Yokuş yukarı mı çıkıyorsun; arka bacaklarının ip gibi gerip nerdeyse koparacak olan bir gayret ve çırpınışla, tırman. Ne tekaüdiye, ne barem, ne yaş haddi.. Ölmekten başka hiçbir şeyin emekliye ayıramayacağı kör bir sadakatle çalış ve sonra benim talihsiz eşeğim, işte bu sabahki gibi durmadan dayak ye! Sahibi olacak hoyrat herife bir iki lâf etmek istedimse de adamın, öyle öfkelenmiş bir hali vardı ki hayvanının karnına doğru inip kalkan sopasının ucunda, benim için de bir hisse ayrılmış olmasından ürktüm.
Adamı bir kenara çekip yaptığı eziyetin büyük günah olduğunu hatırlatmayı düşündüm.
-Bana bak dedim, ona ne diye öyle acımadan vuruyorsun. Yükü ile bizleri, kazandığı para ile seni ve çocuklarını besliyor. Hem onun, senden, çocukların gibi üst baş, cep harçlığı, traş parası falan istediği de yok. Bak ayağı sakat zavallının… Yükü de ağır… Vurma bu kadar!
Adam bana doğru başını yarım çevirdi ve çıkıştı:
-Senin başka işin yok mu? Eşek bu! Güzellikten anlar mı?
Yoluma devam ederken merhametsiz muhatabımın son cümlesini bir de ben …..
Şardağ, R. (1951, Mayıs 31). Şehrin İçinden / Bir eşek var idi. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

