
Haber aldık ve okuyoruz: Hükûmet sulama işlerine, köy yollarına harcanmak üzere ayrı bir tahsisatla faaliyete girişmiş. Terakkimiz için teşebbüslerin en isabetlisi budur bizce…
Köyümüzün kaderi gerçekten alabildiğine talihsizdir. 1945 senesinde yaptığım geniş bir Anadolu seyahatinde Burdur Vilâyetine de uğramıştım. Melli nahiyesine vali ile birlikte giderken saatlerce süren bir ormanlık yerle karşılaştık ki safîha halindeki kayalardan hayvanlarımız geçememiş, yayan yürümeye mecbur olmuştuk. Nahiyede ilk karşımıza çıkan köylü kardeşimiz şunları söyledi: “45 senedir yolsuzluktan bizim köye hiçbir hükûmet adamının ayağı girmemiştir. Vergilerimizi dahi kendimiz kazaya gider veririz.” Türk köylüsü için yolsuzluk bel kemiğinin kırılması cinsinden bir felakettir. Su davası da ayni facia değil mi? Yurdu bir boydan bir boya katedip geçen büyük nehirler, her iki yakasına saadet yerine ziyan ve hasar getirirler. Halbuki onları kanallar ve arıklara bölüp toprağı bereketlendirmek pekâlâ mümkündür. Ya o köy evleri… Hep görmüşsünüzdür, en mamur illerimizin köylerinde bile bu evler, kerpiçten veya araları çamurla sıvanmış moloz yığınlarından ibarettir. Sanki oralarda oturanlar bu toprakların asıl sahipleri değil de misafirleridir. Bir sel gelir alır götürür, fırtına değil, esen bir rüzgâr gelir, bu çerçöpten yuvaları dağıtır. Bu azgın suları saçlarından tutup yere çalmadıkça, yani onları kanal ve arıklara bağlamadıkça taş çatlasa su davası halledilemez. Bu köylüyü memleketin eğreti misafiri gibi, püf desen gidecek evlerde oturttukça köylünün mesken sefaleti kaldırılamaz. İrfanımız, bilgimiz ve maddi manevi gücümüz köye girmedikçe de çağdaş medeniyete ulaşmamız mümkün olamaz.
Bu toprağın yüzde seksen birini onlar teşkil ederken, bu nasipsizlikleri acı değil mi?
Şardağ, R. (1951, Haziran 1). Şehrin İçinden / Köy, yine köy. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

