Yerli filmlerimizden yana…

Geçen gün yerli filmlerimizden birini seyrettim. Üç senedir gittiğim de yok ya, belki bir tekâmüle ulaşmışızdır diye beslediğim ümit de havaya uçtu. Bütün yerli filmlerimize yapışan demirbaş mevzu onda da vardı: Bir köylü kızı ile, şehirli delikanlı tenhada buluşurlar. Tabii sıp diye âşık olacaklarının resmidir. Netekim böyle de olur. Amma işe bir açıklık sebebi karışmalı ki, firaklılık unsuru, seyircilerin en azizi duyguları olan acıma duygularını sömürebilsin! İşte bizim filmin konusu: Annesi oğlunun bir köylü kızı ile evlenmesine razı olmayınca, şehirli oğlan yaslanır. Kazık kadar herif, agucuk bebekmiş gibi anasının sözünden çıkmaz, çılgın çılgın dolaşırken, şaşkınlıkla bir uçuruma yuvarlanır ve ölür. Bunu duyan kız da sağlam kalacak değil ya, veremden yatağa düşüp öteki dünyayı boylar. Derken efendim, film adı verilen bu maktelhanede oğlanın annesinin de vicdan azabı içinde ruhunu teslim ettiğini öğreniriz.

Kahvelerde muhayyelâtı Aziz Efendi’leri nakleden eski meddah ve kıssahan hikâyelerinden bir adım öteye geçmemişiz, yazık! Ya zifaf gecesine kadar süren çengüçegâne ve yahut da ortada birbirlerine kavuşacak imkânlar varken, seyircileri kötü kötü ağlatmak için visalsiz bir çırpınışla veremden ölmek. Hele o motiflerin soğukluğu? Bihikmetitaalâ aşıkların sevişeceği yerde daima bir pınar veya çeşme başı peyda olur, hatta tepelerinde onlar sevişmeye başlarken, derhal görünüveren bülbüller şakır. İnsanın ifrit olacağı tutar: Bu pınar başlarında bir defa da bülbül yerine saka kuşu veya tarla kuşu ötmez mi? Öter, öter amma, ezberlenmiş aşk nameleri ve modası geçmiş bir romantizm hükmünü icra edecek; bin emekle ve masrafla hazırlanan yerli filmlerimizi mevzu bakımından kısırlığa mahkûm edecektir.

Yerli san’at dediğimiz şeyde, hiç olmazsa, bir dosta öğünerek ikram edebileceğimiz bir yerli meyve nefaseti bulunması gerekmez mi? Yerli aşk diye karıştırdığımız haltların sonu gelsin artık. İşin en hazin tarafı, bizi sonunda tahta kerevetine çıkaran o düğün adlı oturak âlemlerine, açıklık perdesi altında seyrettirilen marazî tıp konusu olaylara hâlâ aşk denildiğidir.

Yerli film âmillerimizin şüphe yok ki, bu işte büyük günahları yoktur. Fakat onlara “Halk, yalnız bu çeşit yaveleri, aşk diye sürülen, bu dedemden kalma mevzuları tutar” diyen istismarcı bir zümre var ki, dağ gibi vebali omuzlarında duruyor. Aşk diye seyrettiklerimizi düşünürken aklıma geldi. Yunanlı lirik şair Simonides öyle der:

Hâlâ bütün kötülükler ortasında ilk ve son fazilet tarafımız sensin ey aşk!”

Ve bizim aşklarımız!.. 


Şardağ, R. (1951, Haziran 2). Şehrin İçinden / Yerli filmlerimizden yana. Yeni Asır, s. 3. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın