Unutmuş

İstanbul’da bir adam mahkemeye baş vurarak kendisini terk eden karısından dâvacı olmuş. İşte ifadesi: “On beş sene sonra beni sebepsiz bırakıp gitti. Lâf değil, on beş sene bu; hiç mi hatırımız yoktu? Vefasızlığından yana şikâyetçiyim.”

Bilmiyorum, olay gerçek mi? Yoksa bir gazeteci esprisi mi? Belki de adam zarif ve nüktedandır. Yalnız, gerçekse düşünüyorum, eğer yargıç bu şikâyeti bir dâva konusu yapacak olursa mahkemelere başka iş kalmayacağının resmidir. O zaman vefasızlardan sızlanan toplulukların kafile halinde her Allah’ın günü soluğu mahkemede alacaklarına şahit olacağız.

-Efendim, uzun süren bir aşk hayatımız vardı, beni yüz üstü koydu. Bir mektup yazdım, bu kadar vefasız olma diye, “Senin vefa dediğin İstanbulda bir semt adıdır” diye cevap verdi. Sevgilimden tazminat olarak…”

-Kendisine yaptığım iyiliklere son yoktur. Söylenmez ama, Milletvekili seçilmesinde bile büyük tesirim ve tavsiyem oldu. Bayram münasebetiyle gönderdiğim uzun ve içten mektuba, bir kart dö vizite daktilo ile yazılmış “bilmukabele teşekkür” kelimeleriyle cevap verdi. Kendisinden değil fakat, ona bir makam koltuğu ile birlikte vefasız bir kalp hediye eden insanlıktan dâvacıyım.

Galiba en isabetli dâva, bu sonuncusu olmalı. Zira vefasızlık her hangi bir şehrin veya memleketin değil, insan yetiştiren bütün toprakların vasfına karışmıştır. Yalnız bir nokta üzerinde durmalıyım:

Unutulmak gerçekten bu kadar acı mı? Öyle sanıyorum ki sanatkârın birinci gıdası hâlâ vefa kadar, vefasızlıktır. Bu vasıf, hoş geçirilmiş uzun bir arkadaşlık yıllarına yeni bir muhit ve yeni bir paye vesilesiyle öyle bir Mohini doymazlığiyle saldırır ki vefayı kodunsa bul gayri. Fakat insanoğlu meziyetleriyle birlikte kusurları ile de güzeldir. Çocuklar, yalnız güzel huylarıyla değil, o zaman zaman kırdıkları potlar ve işledikleri hatalar sebebi ile de sevimli değil midirler? Eğer zaaflarımız olmasaydı, insanlığımızın da sevilecek tarafı azalmış olurdu. Hastahanede yattığım günlerdeydi. Bir sabaha karşı, koğuşumuzdan, sevimli, iyilik sever ve cana yakın bir adam olan kâtip Saim beyi yolcu etmiştik. Onun kalp krizi ile âni ölüşü dahiliye servisindeki bütün hastaları birden mateme boğdu. Öğle zamanı radyodan şarkılar başlar başlamaz hemşire koştu ve derhal bizim servisteki hoparlörün düğmesini kapattı. Bu sırada “Bey baba” adını verdiğimiz ve paçasını ölümden yeni kurtarmış olan ihtiyar tüfekçi teğmeni yatağından doğrularak hemşireye çıkıştı:

Yahu ne Allahın belâsısın. Ne diye radyoyu kapattın?”

Yanına gittim, yanağını okşıyarak, “Bey baba, dedim, hani biliyorsun, bu sabah Saim beycik ölmüştü de..”

-Ha!… Unuttum, unuttum!…

Unutmuştu; işte insaniyet!…


Şardağ, R. (1951, Haziran 7). Günübirlik / Unutmuş. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın