“Terbiye kaldı bir işkembeci dükkanında…”
Kâzım KARABEKİR

Yaşlı dostum anlatıyor: “Dün gece sabaha karşı dumanlı ve sisli bir yolculuğa çıktım. Akşamdan kalan bir bardak sütü içerek gidecektim. Çocuklar seslendi: “Baba, açaçına olmaz.” Kahvaltıya oturdum. Çayımın son yudumunu içerken karşıda akşamdan kalma şeftaliler gözüme ilişti. Pek iştiham (isteğim) olmadığı halde hazmettirir diye birkaç tane yiyerek konağa geldim. Tam otobüs beklerken bizim ezeli bekâr Fuat Edip karşıma çıktı: “Haydi gel bir işkembe çorbası içireyim sana. “Akşamdan değil, sabahtan kalma olduğum için bu çorba ile bir münasebetim olamazdı. Fakat bu iyi dostun yanında oturmanın zevki için işkembeciye uğradık. Nasıl olsa Kâzım Paşa merhum “Terbiye kaldı bir işkembeci dükkânında” demiş ya. Görmeyin sabahın letafetine ayrı bir sevinç buğusu katan o güzelim beyin ve sarımsak helmesiyle köpüklenmiş işkembeleri… Canım çekti. İyice bir karnımı doyurdum. “Eh, öğleye bir şey yemem, olur” dedim. Dairede saat 12’nin güneşi sırtımdan ter tanelerini indirirken bir misafir arkadaşımla birlikte birer karadut şerbeti içtik. Hiç arzu ettiğimden değil amma, nasıl olsa öğle yemeğini yemiyeceğim. Dostum şöyle bir midesini sıvazladıktan sonra: “Fakat” dedi “Saat 14,30’u bulduğu sıralarda hafif bir acıkma kendini gösteriverdi. Eh, ben lokantaya gidene kadar nasıl olsa zaman ikindiyi tutacak. Pek iştiham olmamakla beraber iyice karnımı doyurdum. Üstüne, güzel yapılmış, buz gibi bir dondurma da yiyip kalkacaktım, lokantacı dostum, karşıma dikildi ve kolumdan çekti: “Bak, sen seversin, Konyadan getirdiler, şeker armudu. Çok nefis.”
Doymuştum ama, midemde yer de kalmamıştı ama, dondurmanın üstüne pek kaçmayacaktı ama, hülâsa “ama” lar pek fazlaydı ama dayanamadım, bir porsiyon getirdim. Konağa doğru yürürken midemde bir zorluk hissetmeye başlamıştım. Bir gazoz içsem, bizim gazozlar malûm. İçlerinde kâğıt kayıkçıklardan tutun da neler yüzmez! Fakat bir karbonata muhtaçtım. Üstünüze şifalar, birkaç defa estağfurullah dedirten bir rahatlamadan sonra kordon boyunda yavaş yavaş dolaşmağa başladım. Bir saat geçmişti. Bizim çocuklar karşıma çıktılar. O sırada, en küçük: “Baba, mısır” diye bağırmaz mı? “Kızım ayıptır sokakta her gördüğün istenilmez!” diyecektim ki burnuma mis gibi bir mısır kokusu çarptı. Pek iştiham da yoktu ama, küçüğe yedirmek bahanesiyle bir koçan da ben kemirmeğe başladım. Dostumun midesini, ağzına doğru şişmiş geliyor zannederek bir bunaltı geçirmeğe başlamıştım. Neyse ki imdadıma yetişti:
– Hayırdır inşallah! Böyle bir rüya idi gördüğüm.
Rüya mı? Düşündüm, çoğumuz için gıdalanma hakikati bu değil mi? Şarkın ezeli midevî hakikati!
Şardağ, R. (1951, Temmuz 11). Günübirlik / Ayniyle vaki… Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

