Haydi ilân edelim

Bir İstanbul gazetesinde okuduğum ilânın başlığı şu: Sanatkâr aranıyor. Metne göz gezdiriyorum: “Tesviye ve Torna işlerine bihakkın vakıf…”

Sanatkârı hala zenaatkârla bir tutan idrake aşk olsun. Elinin emeğiyle refahımız ve yükselişimizin divarına en sağlam taşları yerleştiren zanaat ehline bir sitemim olduğu anlaşılmasın, bundan üzülürüm. Ama tabiatın koynunda gizli ve aşikâr duran renklerle ilâhi bir ahenk yaratan ressamı, değil sade tesviyeci ile, bir muallim, bir umum müdür ve meselâ bir bakanla kıyaslamaya kalkmak da o kadar acıdır.

Anaların bir asırda birkaç tanesini zor doğurduğu sanatkâra mukabil, her meslekten zanaat ehlinin, memur, müdür vesairenin elini sallasan ellisi karşındadır.

Yalnız ilânda gözüme çarpan bir nokta, öyle bir acılı tarafımıza dokunuyor ki, bazan yeni bir alâka çevresinin içine bir kelimecikle giriveren insan idraki de malûm olduğundan, kalemim bu bir kelimenin “aranıyor” kelimesinin peşisıra sürüklendi gitti.

Gerçekten biz de hâlâ ve hâlâ sanatkârlarımızı aramakta değil miyiz? Meselâ İzmirimizin evlerindeki dış badanaların rengini tımarhane sarısı ile, çivit mavisinden kurtaracak, memleketi Arap, Bizans, Osmanlı zevkinin karışık salatadan farksız olan karma mimarisinden çekip milletimize has bir inşa sanatına ulaştıracak mimarı hep bekliyoruz. Levi’nin yurdumuza getirdiği kilise karanlığını yırtıp, Anadolu’nun güneşini payidar kılacak ressamı dört gözle karşılamaya çıkmış bulunuyoruz. Klâsik musikimizdeki kemalle, bozulmamış halk nağmelerinin saffetini terakki görmüş yeni bir teknikle işleyecek büyük besteci hani? Bir bestecimizin “Ankara kalesi” adlı eserini hatır ve gönül hokkasına banarak yazı yazan arkadaşlar hep övmüşlerdi. Nerede? ne oldu? Kimin haberi var bu eserden? Benim de arkadaşım olan bestecini bir gün, Ankara kalesinin tepesine çıkarak şehri seyrettiğini, bu Enguri karyesinde yıllarca ve asırlarca önce cereyan etmiş Timur ve Yıldırım kavgasını, Hitit eserlerine sinmiş olan medenî Türk gücünü hayal ettiğini sanmıyorum. Biz de arıyoruz; bir mısranın bütün insaniyeti duygulandıracağını bilen şair adlı o büyük sihirbazı, Biz de arıyoruz; kısa konuşmasını, ruhunu kelimelerine sindirmesini bilen büyük halk hatibini. Hiciv veya mizah adı altında, her çırpınışta etrafına pislik sıçratan nüktebaz yerine, esprileri yüreklere yeni açmış bir çiçek serinliği ve inceliği serpen nükteciyi; tulûat tiyatromuza hakim olan aksiyonu kavramış modern tiyatro sanatkârını, hülâsa biz de arıyor, arıyor değil, hattâ arıyor oğlu arıyoruz. Haydi öyleyse ilân edelim: “Halk denen, insan denen o kaypak, o zaif, o muhteşem, o çirkin, o güzel, o günahkâr, o meziyetli varlığı bihakkın dile getirecek sanatkârı…”


Şardağ, R. (1951, Temmuz 19). Günübirlik / Haydi ilân edelim. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın