Ya içeriye dalsak..


“Kısaca resimde, müzikte ve edebiyatta,
nemize gerek, yine sadeliğin yolunu tutalım.”

Rüştü Şardağ

Mevsimle birlikte incelen, yünden ipeğe, ipekten ten inceliğine kavuşan kadın kumaşları, dikkatinizi bilmem bir de desen bakımından çekiyor mu? Bilmiyorum ama, eğer ukalâ bir manifaturacı olsaydım, desenlerimi kendim çizdirir, bastırır, öyle satardım. Nedir bu renk aburcuburluğu Allahım! Biz bir renk ahengi beklerken bu renk sefaletine ne buyurulur? O frapan olsun diye bayağılaşan emprimeler, o kavurucu çöl yanığından farksız, Arabistan fıstığı ile çivit rengi karışmış amarozalar, o Rus salatası gibi karman çorma desenlerin acaipliği? Ne güne duruyor sadelik?

Beş yıl önce, Hereke kumaş fabrikasında ilk dokunan kumaşlardan bu tarafa, tespit edilmiş koleksiyonu karıştırırken dişlerim dudaklarıma geçmiş, hayretler içinde dona kalmıştım. Eski yıllar ve geçen asırlarda düz ve sade renkler, muzaffer bir oynaşı içinde, ne asil kumaşlara can vermişlerdi. Bugüne doğru kaydıkça, aslından günahsız olan bütün renkler zevksizlikten çektikleri çileyi avaz avaz haykırıyorlardı. Değil kumaşlar ve renklerde, sanatın her alanda en sevimlisi sade olanıdır. Düz ve tatlı bir sarının fonu üstünde karma karışık motiflerin sıralanmasından adeta isterik bir lezzet duyanlar çıkabilir. Bir salata tabağının ekşileri içinde baklava yemeğe kalkanlar da olabileceği gibi. Ama her zaman büyük seviyenin kabulünden geçen şey sade olandır. Bayağılıkla yapmacığa pek yakın oturduğu halde onlarla asla komşuluk yapmayan sade tavır, yalnız resme mi, hangi sanata girmişse onu yükseltmiştir.

Hâlâ dünya abidesinin zafer anıtı gibi ayakta duran Grek sanatı heykelde ve şiirdeki bütün yüceliğini sadelikten alıyor; sözsüz, teşbihsiz, mecazsız, kısaca edebiyatsız bir edebiyat…

Şu mektepsiz halk şairine baksanıza, her yerde, sevdiği Elif’i gördüğünü, ne kadar süssüz, ne kadar gönlüne yakın anlatıyor:

“İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif Elif diye”

Kısaca resimde, müzikte ve edebiyatta, nemize gerek, yine sadeliğin yolunu tutalım. Şiir ve resmimize yavaş yavaş girmekte olan bu sade zevki giyim tarzımıza, giyim eşyamıza da sirayet ettirelim. Nasıl ki, seyrek de olsa, düz renklerin hakim olduğu fonlar üstünde gözden ziyade içe dokunan o canım desenlere de rastlamaktayız. Yoksa, nedir o, bu alıal, morumor ve cicibici sefaleti!

Hiç unutmam, Ankarada bir mimarımızın yaptığı büyük apartman plânını, sahibi olan dostum, bir yabancı mimara göstermişti. Mimar, kapı ve merdivenlerde oynattığı birkaç kalem darbesiyle teferruatı, lüzumsuzu, yapmacığı ortadan kaldırmış ve dostuma daha sokak kapısında (10) bin lira kazandırmıştı.

Zevkimizin sokak kapısında kayıbımız bu; ya bir de içeri dalsak!…


Şardağ, R. (1951, Temmuz 25). Günübirlik / Ya içeriye dalsak. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın