
Bir dergi çıkıyor; (bir değil, bir düzinesi çıkıp batıyor ya) içinde şiir diye karalanmış bir sürü aburcubur. İşte birinden aldığım iki satır:
“Güneşin kızıl rengi battı bağrımda
Bir başka acı duydum bugün ağrımda”
Şiir olmaktan çok, yarasından, ameliyat eden doktoruna hastanın malumat verişini andıran bu satırlar insanı şiir denen derdimizin üstüne doğru tekrar eğdiriyor. Neden “Doktor, bugün yaram daha çok acıdı” denmiyordu, “Ağrımda” ile “Bağrımda” kafiyelerinden medet umuluyor. Zira böyle yapmakla, söze şiir haysiyeti karışacağı görüşü hakim. Şiiri nazımdan ayıramayan idrak hâlâ ayaktadır. Bir an içinde aklıma geliveren bazı gülünç örneği işaret etmeden geçemeyeceğim. Şehbal mecmuası, Bedi Ziya adlı muharririnden bir makale ile birlikte resmini göndermesini istiyor. Sizinki “Fotoğrafımı gönderdim. Asıl maksadım makale yazmaktı. İşimin çokluğu buna engel oldu” diyor; diyor ama “geldi kafiye gitti safiye” yi yapındırmadan da edemiyor:
“Resmimi istemişsin ey Şehbal
Ben de memnunen eyledim irsal
Maksadım bir makale yazmak idi
Anı menetti kesreti işgal”
Meşrutiyet’te yemek pişirmekten ve ev işlerinden bahseden Vezaifülünas adlı eserin kapağına bakın kondurulan vecizeye:
“Alemde nasıl haneye lâzım ise hanım
Her hanıma da işbu kitap öylece lâzım”
Daha sonraları manzum edebiyat ve Osmanlı tarihi yazanlar bile çıkmıştır. Bütün bunlar şiiri, karamelâ şairlerinin de yaptığı gibi, vezin ve kafiye düzücülüğünden ibaret sanmış ve zamanımıza kadar bir sürü zırva takipçilerini iletmişlerdir. Hepimizin bilip söylediği kelimelerin içine insaniyetin kafa ve gönül macerasını sıkıştıran şairle manzumeciyi ayırmak işi, öğretmenlerimize düşmektedir. Edebiyat derslerinde şekil bakımından, edebiyatı nazım, şiir ve nesir diye üçe bölmekten ve nazmı, “şiir olmayan şey” diye tarif etmekten başka çaremiz yoktur. Hiçbir kimyagerin mühendislik yapmaya kalktığı, hiçbir savcının boyacılık iddia ettiği görülmediği halde önüne gelen had tanımazın kendini şair sanması, şiire ve şaire karşı en azından saygısızlık değil midir? Zaman zaman içimize doğuveren güzel hisleri ince sezişleri şiir sanmak ve hemen parmak ölçüsüne dayanarak kolları sıvamak, servi kozalağını Hindistan cevizi sanmak veya o niyete yutturmaktan farksızdır. Gerçek şiirin tek mısraı, tercüme edilebilse, Hotanto’lu insan kardeşimizi dahi yüreğinden vurabilecek bir sihir taşır. Küçüklerimize ve büyük yaştaki küçük kalmışlarımıza her vasıtaya baş vurmadan gerçek şiir zevkini vermek için girişilecek teşebbüslerin başında yine bir sanatkârlar ve sanatsever birliği akla geliyor.
Bizden kamçılamak…
Şardağ, R. (1951, Temmuz 28). Günübirlik / Şiire ve kozalağa dair. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

