
Sağlamlığın besbelli alâmeti kan kırmızı yüzlerinden bir atlet gürbüzlüğü fışkıran iki genç tramvayda, iri iri konuşuyorlar. Bir cümleleri kulağıma kadar çarpıyor:
-Herif, adam değil enayi!
Meğer bir adam -kim, bilmem- “minnetle elime geçtikten sonra” diyerek kendisine yollanan yirmi bin lirayı geriye iade etmiş. Bu iki delikanlının göğüslerinde birer rozet vardı. Ya bir okula, ya bir spor kulübüne mensuptular; değilse bile bu memlekete mensup oldukları muhakkaktı. Minnet ettiren servete sırtını çevirmiş adamın yakın tarihimizde yeri şeref mevkii olduğunu galiba pek bilemiyorlardı. Amma onların kusurlu olduğuna da kani değilim. Ailede, sokakta, sinemada, romanda ve hatta okulda onlara, dünün perişanlığı baş eğmeğe tercih eden büyük örnekleri artık gösterilmiyor. Yırtık hırka ile, palaspare bir elbise ile, paramparça bir sefaletle dolaşmak istediklerini söyleyen dünkü şairleri, klâsik devrin yüce sanatkârlarını “tembel, kalender, harabî” diye vasıflandıran bazı yaşça büyüklerimizin günahı affedilir şey değildir. Padişahtan gelen bir lütuf da olsa, karşılığında bir müdahale şart ise, bunu behemehal tepmek isteyen, maddenin o riya kusmukları saçan sahte parıltılarını bir yana koyan değerler tarihimizin her devrinde, öteki devirleri kıskandıracak kadar çoktur. Bu memlekette asırlarca devam eden kötü monarşi saltanatına mukabil, karşılıksız vermek, dilenmemek, istiğna göstermek, lütüf, ferman ile de gelse, boş vermek gibi bir çok saltanat daha vardır.
Koskoca Şeyhülislâm Yahya Efendi:
“Geliniz aşk ile divane vü şeyda olalım
Yakalar çak ederek halka temaşa olalım”
derken, yakasını paçasını yırtıp halka rezil mi olmak istiyordu? Ne münasebet! Koca şairin tek dileği, yalansız bir ruh saltanatına eza olacağını sandığı her maddi yükten sıyrılıp kurtulmaktı. Dünün maddeye, minnete, servete ve ikbale “geç babam, geç” diyen istiğna sahibi insanı yanında, bugünün meteliğe gözü fal taşı gibi açılmış; fikri, sanatı, bazan -ah- en mukaddes mefhumları bile bir pula satmayı fazilet sayan adam müsveddesi az tezat değildir. Henüz ateş bacayı sarmadan yetişmekte olan nesillere, tarihte kalmış büyük misalleri öğretmeliyiz. Anlatmalıyız ki bu memlekette sade lüks eşya, sade üstbaş, sade madde satın alınmaz; eski asırlar içinde, komşunun kederi, dostun vefası, ananın duası, sınırdan sınıra vatanın itilâsı da büyük emekler ve cefalar pahasına satın alınmaya çalışılırdı.
Ne yapmış biliyor musunuz? Gerisinden bir minnet getireceğini bildiği için 20 bin lirayı geri çevirmiş. Adamın işte yediği hüküm:
-Herif, adam değil enayi!
Halbuki o “enayi” yirmi bin lirayı zaten şu kısa misafirlik hayatında belki de koyup gidecekti. Ama onu tepmekle kazandığı ruh zenginliğini kaç diyarın serveti yanyana gelir de temin edebilir!
Aman tahtaya vur çocuğum, böyle “enayi” lerimiz eksik olmasın…
Şardağ, R. (1951, Ağustos 2). Günübirlik / Enayi. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

