Namağlup bir musiki

Batı müziğini gerçek bir sanat sevgisi ve bilgisi içinde benimsemiş olanlar değil de, onun azıcık ötesinden, azıcık berisinden bir şeyler kapabilmiş olanlar tarafından züppece yerilen Türk musikisinin nasıl sırtı yere getirilemez bir kuvvet olduğuna geçen gece, Muallâ Mukadder Atakan’ı dinlerken daha bir kere inandım. Dededen bir beste ile girdiği konserinde, klâsik musikinin; atmosferi, sanatkârın içli sesine öyle vakarlı bir vasıf vermişti ki, bugün piyasaya hâkim olan o keçi melemelerinden, o isteri nöbeti geçiren hıçkırıklarda ortada eser kalmamıştı.

Bu yıl fuarımıza, peşleri sıra sanat âşıkları sürüyerek gelen Türk musikisinin bütün ünlü ses ve saz solistleri bize öyle bir ziyafet çektiler ki doyabilmek mümkün olmuyor. Tanburi Mesut Cemil’in saz semailerini dinleyip kendinden geçen bir Fransız dostumun, bundan yıllarca önce: “Bunlar Beethoven’in cihanı tutmuş senfonileri ayarında eserlerdir” dediğini bildiğim için, eski musikimizdeki lâhinleri bilmek ve duymaktan yana öksüz olan bazı ukalâların, musikimizi çukura batırmak istemelerine aldırmıyorum.

Fakat Türk musikisi bir de kendi evlâtları eliyle hırpalanıyor ki işte asıl buna kahırlanıp duruyoruz. Bestecilerimiz niçin bilmek istemiyor: Bizim musikimizde Enstrumantal cephe esastır. Peşrevlerin, semailerin beslediği nağme musikimiz, sözlü musiki yanında ikinci plâna atılıyor. Bizim peşrev ve saz semailerimiz ağır ağır yola çıkarak ülkeler zapteden seferber bir milleti, bizim semailerimiz yalnız ruh halinde göğe yükselip yükselip sonra hicran içinde kırılmaları, sonra tekrar haşmetle kalkınmaları ifade eder. Bugün kaç bestekâr peşrev yapıyor? Ya o Dedeler ve Ağalarımız, çavuşlarımız olmasa ne halt edeceğiz?

Türk musikisinde şarkılar hiçbir zaman zıp zıp zıplayan bir canbaz gibi, ilk hanede, hatta giriş anında, bütün hünerlerini yumurtlamamıştır. Beste geçmiş asırlardan, kendinden emin bir gurur içinde yavaş yavaş, fakat kudretle inkişaf eder. Yeni bestecilerimizden pek çoğunun klâsik külliyata arka çevirmesi ortaya işte böyle bir mevsim içinde unutulacak eserler çıkmasına sebep olmuştur. Beş yüze yakın makamları bulunan musikimizden bugünkü bestecilerimiz dört beş makamı seçip, gerisini unutulmıya mahkûm ediyorlar. Kolay ve tenbel harcı makamlarda gezinip meyana hafifçe tırmanarak, ter dökmeden karara iniyorlar.

İlk açılışta birden yükselen bir fıskıye gibi Hüseyni göstererek sonra salına salına Sabaya doğru kayan ve sonunda hazin bir sukutla bestenigâra düşen Dilkeşaveran makamını kaçımız deniyoruz? Kolaycı bestelerimiz yüzünden solistlerimize de hanidir tedavisi imkânsız bir titreme, nöbet geçirme hastalığı bulaştı. Muallâ Mukadder’in konserinde içimde bahtiyarlık dolu musikimizin kaderini birden bire yükselmiş gördüm. Bu musikiyi çürütmeğe çalışanların şamatasına kulak asacak adamlardan değilim ama, onu bilerek veya bilmiyerek düşürenleri de affedemiyorum doğrusu. Muallâ Mukadder, Mefharet Yıldırım, Necmi Rıza Ahıskan, Nevin Demirdöven gibi kıymetler halkasının büyümesini ve Türk musikisinin bir baht ışığına bir an önce kavuşmasını temenni etmekten başka çaremiz kalmamıştır. Ötesi berisi berelenmiş de olsa, bu Ata yadigârı musikinin namağlup olduğunu bu yılki Enternasyonal Fuar bize iyice anlatmış bulunuyor.


Şardağ, R. (1951, Ağustos 24). Günübirlik/Namağlûp bir musiki. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın