
Yazıma koyduğum başlık, sadece İzmir’deki şehir tiyatrosunun kaderi ile değil, hatta şehrimizde modern komedi temsilleri veren Fransız sahne sanatkârları vesilesiyle bir kerre daha müşahede ettiğimiz Fransız tiyatrosu ile de değil; dünya tiyatrosunun kaderi ile ilgilidir. On beş sene oluyor ki Cermen kanından gelme Fransız şairi Reiner Maria Rilke “bugün” demişti, “Yazık ki Allah’a inanmayan insanlar, tiyatroya da inanmıyor.”
Klâsik ve romantik gibi iki büyük mektep idrak ettikten sonra on dokuzuncu asrın müsbet ilimler dünyasına erişen tiyatronun bu realizm çağında edebî cereyanlardan sıyrılıp tek tek kıymetlerin çığırına girdiğine, binbir dala ayrıldığına şahit olduk. Sınırsız bir hürriyetle, dar akılcılıktan (romantizm ve rationalizme) teban sanat adamları, her sahada olduğu gibi tiyatroda da arayıcılık devresine girdiler. 1889 yılında Fransızcaya çevrilen şimalli deha İbsen’in “Les Revenant et Maison de poupê” eserinden sonra yalnız Fransız tiyatrosunda görülen türlü çare ve yollara baş vuruş, tam bir çırpınış halidir. François de Curel’in fikir tiyatrosu, psikolojik tiyatro, tezli piyesler, neşeli tiyatro, manzum dram gibi çeşitler, henüz sinemayı yaratan zaruretlerin tiyatroyu da bir araştırma ve çabalama devrine tâ o zamanlardan götürdüğünü bize anlatmaktadır. Örnekleri Fransız edebiyatından alışımız boşuna değildir. Zira bütün dünyada, ferdî kıymet olarak, Fransızların yetiştirdiklerinden çok üstün dehalar görülmüştür. Shakespeare ve Goethe gibi. Fakat bir devrin karakteristik özelliğini aksettiren sanat hareketleri ancak hareketli zekâsı ve espri üstünlüğü sebebi ile Fransa’da görülmüştür. Gerçi bugün Fransa’da Giraudoux gibi üslûp ustaları, tabiatın ve halk saffetinin hariminden kuvvet alan Gianolarmevcuttur. Fakat buna rağmen tiyatro, bu aziz ve ilâhi sanat sonradan bir de sinemanın rekabeti eklenerek büyük bir çırpınış içine yuvarlanmış bulunuyor. Bilhassa sinemanın tiyatro sanatının belkemiğini çatlattığını kimse inkâr edemez. İşte gerek sinemadan, gerek aksiyona ezelden beri tutkun olan halk tabakalarının alâkasızlığından gelme hücumlara karşı kendini takviye etmedikçe, sahne edebiyatının talihi, taş çatlasa gülemeyecektir. Gerçi sinemanın o renk renk boyaları, afiş ve resim gayretleri yanında seyirciye sunduğu şey en nihayet cansız insandır. Sahnede eti, kemiği, iç ağrıları, fizik inhinalarıyla gözlerimizi dolduran insan yerine, perdede gördüklerimiz, sun’î yalancı ve insan müsveddesi mahlûklardır. Ama sinema denen bu yavan meşgale, bütün sahteliğine rağmen tiyatronun müşterilerini çalmış, kendine rametmiştir. Neden?
Çünkü sinema, halk ruhunun susadığı aksiyonla doludur. Efendim, aksiyon muhakkak hareket demek midir? Kısa konuşma, tirad yapmamak demek midir? Bu da saçma bir şey. Koca Shakespeare bazen bir palyaçoyu durmadan beş dakika konuşturur da sıkılmayız. Çünkü hareket ve aksiyon dediğimiz şey, kelimeler veya cümlelerde değil, cümleleri inşa eden canlı ruhtadır. Mesela çağdaş İtalyan tiyatrosu solda sıfırdır da, asırdîide Goldani hâlâ sevilir. Çünkü değişik sahneler, renkli tablolarla hayat ve hareket, bütün ılıklığı içinde onun komedilerini doldurur.
İşte sinema, bu hareket, daimi oluş, renkleniş ve aksiyon sanatını icra ettiğinden tutulmaktadır. Ayrıca onun bir yeni hamlesi daha var: Perdede seyrettiğimiz haydut da, en az, tiyatronun “Jeune premier”si kadar güzeldir. Yani bütün tipler fizik bakımından en güzellerinden seçilmiştir. Şu halde tiyatro da güzel insanlarla kadrosunu yeniler, sahnede ruh kadar endam ve fizik yapı gösterilerine şahit olursak, bir de buna ilâveten hayatın hareket ve enerji akışını sahne üstünde müşahede edebilirsek sinemadan korkmaya hiç lüzum kalmaz sanırım. O zaman insanlığın tarihi ile yaşıt olan bu taklidî sanat, bu terbiye ve kültür vasıtası, bu yükseliş ve ilerleyiş hadimi edebiyat kolu esasen sinemanın asla taklit edemiyeceği kıymetlere de sahip olduğundan yeniden başını kaldıracaktır. Bir haftada birbiri üstüne yedi sinema eseri görebilir, bir ayda yirmi sekiz, bir senede üç yüz perde oyunu seyredersiniz de size yine vız gelir, bir düşünün! Halbuki tiyatro eseri o eserdir ki birkaç tanesini hazmetmek için en azından bir yıla ihtiyacınız olur. Bu beşerî sanatın yetmez mi şu bacaksız sinemadan çektiği? Uyansın artık!
Şardağ, R. (1952, Ocak 17). Günübirlik/Tiyatro çırpınıyor. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

