
Bu şehirde yaşayan bir kıymet olduğu halde, ancak, radyodaki bir konserini dinlerken geçen haftalar içinde tanıyabildiğim Mihter Çelebi ile evveli gün uzun bir görüşme yaptım. Kendisinden, Mendelssohn’un bir eserini adeta kendimden geçercesine dinlediğim, tuşlar üstündeki enstrümantal icra kabiliyetine hayran olduğum bu kadın kıymetlimiz, Türk musikisinden yana fazla bilgili değildi; olabilir. Nasıl ki Türk musikisi sahasında gerçekten kıymet olan nice kimseler bilirim ki batı müziğini esaslı tanımamak gibi bir noksana sahiptirler. Fakat asıl üzücü cihet, ya tek sesli bir vasat üstünde, bin bir makamın nüansına can veren Türk musikisine veya öteki çok sesli bir melodiler çağlıyanı olan batı musikisine tutunup ötekine “hıh” diyen zihniyettir. Sanatkâr her şeyden önce bir münevver insan olduğuna göre, birini tutup ötekini yere çalmak nezaketsizliğinden mutlak surette kurtulmalıdır. Bilmemek bir kusur mu? İşte Batı müziği tekniği içinde güzel bir kompozisyonu dinlediğim bu kadın kıymetimizin soruma cevabı:
-Türk musikisini tanıyor musunuz?
-Evet, şu meyhane musikisi mi?
Hayır, hayır! Mihter Çelebi, hayran kaldığım bir incelik gösteriyor ve çoklarından duyduğumuz bu cehalet örneği cevabı aslâ vermiyor:
-Türk musikisinin esasını bildiğimi iddia edemem. Bugün piyasada duyduklarım, Türk musikisi olmasa gerek.
-Çok doğru. Klasik musikimizi anlayabiliyor musunuz?
-İlk fırsatta bu büyük eksikliğimden kurtulmak çarelerini aramaktayım.
Hakikatın yalnız kendi cephesinde yer aldığını sanan nice ruküşler yanında bu ne aziz ve yükseltici bir itiraftı.
Kendisine Tanburî Cemil Bey’in Şedaraban saz semaisini dinlettim. Bu dört hanelik saz semaideki her hanenin teslimi müteakip yerini daha canlı, renkli ve bambaşka bir ahenge bıraktığını, tıpkı Batı senfonilerindeki allegro andante ve adagio sistemini tekrarladığını anlattım. Sonra bir klâsik bestemizin nasıl sözlü değil, enstrümantal bir kıymet olduğu üzerinde durduk. Bana pek kısa zamanda eksiğini tamamlıyacağını müjdeledi. Onun olgunluğuna hayran olmuş ayrılırken, düşünüyordum: Halk musikimizden beş on türkü armonize edip, Itrî’nin na’tından bir parça sezinleyerek yapılan batı tekniğindeki eserlerimizle neden yeni Türk musikisini kurmuş olmadık? Çünkü halk musikisinin o derin naivitesine, o saf iklimine olduğu kadar eski klâsik musikimizin vekar ve kemal ifade eden içli dünyasına inemedik. Yeni musikimiz muhakkak ki dünkülere benzemeyecektir. Fakat batıyı taklit etmekle mi gerçekleşecektir; asla! Türkün bu klâsik ve Anadolu musikisinden gönül dolusu nasiplenmayen her hamle, eninde sonunda bir arpa boyu yol kat etmekten başka bir şey yapamamaya mahkûmdur.
Şardağ, R. (1952, Ocak 26). Günübirlik/Değerli bir müzisyenimiz. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

