
Türkiye radyoları on beş gün öncesinden başlıyan haklı ve yerinde bir vefa ile dünya musikisinin en büyük evlâdı Ludwig van Beethoven’i anmaktadır. Küçük yaşta musikiye karşı duyduğu iptilâ ve ateşi Viyana’da söndüren, orada Haydn, Mozart gibi kıymetlerle tanışan Beethoven’i anmak bakın kaç sebepten lâzımdır. Lâzımdır; çünkü bu dâhi adam, cihan musikisine, başta dokuzuncu senfoni olmak üzere bir düzineye yaklaşan senfonik eserler getirmiş, piyano için konçertolar, fügler, süitler, mesler, çeşitli kompozisyonlar keman ve diğer enstrümanlar için konçertolar yaratmış; dini ve lâdini alanda sonu gelmez bir musiki repertuvarı bırakmıştır. Fakat asıl onu anmak şunun için lâzımdır: Beethoven senfonik eserlerinin birini koral bir kompozisyonla süslemiş, birini pastoral olarak halk etmiş, onların kuruluş ve bünyesi içine bir scherzo ilâve etmiş, kısaca musikiyi şeklin sınırları içinden kurtarıp muhtevanın, özün ve “beşeri”nin kucağına bırakmıştır. Onu anmamız lâzımdır. Zira onun musikisiyledir ki melodik bir âlemden insanî bir âleme geçmemiz mümkün olabilmiş. Mozart’ın romantizm, hattâ Mendelssohn’daki Neoklasizm ancak bu dâhi ses mimarında tam kemalini ve verimini bulmuştur. Nihayet onu haklı olarak yâd edeceğiz; zira batı medeniyetine girmiş olan bu insancı memleket için bundan daha tabiî bir şey olamaz. Olamaz ama öte yanda bizim Beethoven’imiz neden nisyanın kucağına bırakılmıştır. Bu memlekette geçmiş asırlardan bu tarafa hâlâ bir bayrak kudsiyeti içinde eserleri dalgalana gelen Dede Efendi neden resmen anılmaz. Bir garip tesadüf, bu iki dâhinin doğum yılları arasında 7 sene gibi bir fark vardır. Batılı deha Viyana’da baronlardan büyük alâka mı görmüştür: Dede Efendi’yi de İkinci Mahmut ve Üçüncü Selim, hattâ Sultan Mecit gibi üç münevver Türk padişahı himaye etmiştir. Beethoven’in dinî eserleri hâlâ birer sanat harikası mı sayılıyor? İsmail Dede de kâr, murabba, durak gibi çeşitlerde toplanan o ilâhi, o mistik eserleri, Edirnekapı mevlevihanesindeki müezzinbaşılığı sırasında ilk nesiçlerini dokuduğu o üstün eserleri ülkemizde yadikâr komuştu. Bizimki de nakış, beste ve semailerinde bugünkü zevkimize cevap veren yepyeni eserler yaratmış, “Cihar attım şeş oynadım” gibi mısralar içinde en derin hayat felsefesinin realizmini yapmıştır.
Biri yelpaze gibi genişleyen zengin variyasyonlar içinde, saniyede yüz çeşit sesi birden veren hayatın enginliğini mi duyurmuştur? Öbürü de ardından gidildikçe yetişilemeyecek olan derin bir lahin’ler saltanatına ulaşmıştır. Birini, ne de olsa bize yabancı olanı gerçek sanat sevgisi ve insani bir ahlâkla resmen anarken, ötekini, ne de olsa bizimkini hiç de haketmediği bir nisyanın içine bırakmaktayız.
Doğru mu?
Şardağ, R. (1952, Mart 27). Günübirlik/Ya bizim Beethoven’imiz?. Yeni Asır, s. 3.
