Türkçe’de başıbozukluk

Bir de dilimiz neden inkişaf etmez diye üzülür, hatta kalem adamlarımızı kınarız, yüksek bir üslûp yaratamadıkları için. Geçenlerde İstanbul’da çıkan haftalık bir dergide, okuyucuların sorularına cevap veren bir kalem kırıntısı, bir yerde, diyor ki:

Faruk Nafiz’in bütün meziyeti, dilimizi alıştığımız gibi, her gün konuştuğumuz gibi kullanmasıdır.”

Saçmalığı, ilk kelimesinden akan bu perişan görüş, münferit bir hadise olsaydı, yine aldırmayacaktım. Fakat birkaç sene evvel Ankara’da verdiğim bir konferansta ve beş sene evvel yazdığım dozu sert bir makalede de belirttiğim gibi, on beş yıldan beri kaleme alınan ve en son neşredilmiş bulunan bütün antolojilerde, şairlerimiz için verilmiş hükümler arasında rastladığımız bu mantıksız sözler, hakikatin üstünü beylik battaniye gibi örtüp durmaktadır. Şu alıştığımız gibi “her günkü konuşmamız gibi” ne demektir, Allah aşkınıza?

Değil yabancıyı, uzaklardan gelen akrabamızı bile, her gün yediklerimizden başka yemekler ve yeni bir tavırla karşılamayı hürmet icabı sayarken, başkalarına hem de on binlerce insana hitap edecek olan eserleri, her günkü laübali tekellüm imkanlarıyla sunmaya kalkmak saygısızlığın ta kendisi değil midir? Batı’da bir kalem adamının bütün meziyeti, getirdiği nevide, açtığı çığırda veya telkin ettiği fikirde değil, kalemine ve diline renk olan üslûbunda toplanır. Bir fikri bin tane çığırtkan bağırabilir, bir görüşü, bin kalem yazabilir, ama bizler daima sanat zevkimize tad veren, lezzet sunan kalemi ararız.

Mesela çağdaş Fransız yazarlarından Anatol France ve Andre Gide, Paradoksal’i yani “güzel acaipliği” kalemlerine dolamış iki kıymettir. Buna rağmen Fransız dilini çok ayrı ve çok değişik bir kıvam içinde kullanmaları dikkatten kaçmaz. Gide’de derin bir ahenk içinde kayıp giden kelimeler, sık sık durduran, düşündürüp uyandıran, ani karanlıklardan sonra insanı ani ışıklara boğan bir nizam içinde sıralamışlar, zekâ ışıklarını kesif fikir kümeleri halinde gözlerimize sermişlerdir.

Anatol France’ın ucu hiciv ve mizah madeninden imal edilmiş kalemi ise, bir masal tatlılığı içinde uzun uzun anlattığı fikirler ortasında bize acısını sonradan hissedeceğimiz derin ve beşeri cımbızlarını batırır.

Meşrutiyet’ten bu tarafa bunca romancı, hikâyeci, tiyatro yazarı yetişti. Fakat yazık ki Halit Ziya Uşaklığil, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı’dan başka derin birer üslûp sahibi kalem adamlarını yetiştiremedik.

Her günkü konuşma laübaliliğini kaleme dolamaktan kendimizi kurtarmalıyız. Türkçe’yi biraz da alışmadığımız gibi kullanmak, dilimize yeni imkanlar kazandırmak lazımdır. Mahalle bakkalına pijama ile giden adamın halinde samimiyet değil, sadece savurukluk vardır.

NOT: Salihli Emniyet Amirliğinde 59 yaka sayılı Recai Dirik ve yine ayni yerde polis memuru Mehmet Akı’ya:

Yazılarım hakkındaki sitayişkar cümlelerinize teşekkür ederim. İleride bu mevzua tekrar temas edeceğim.


Şardağ, R. (1952, Haziran 3). Günübirlik/Türkçede başıbozukluk. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın