
Çok şükür ki Millî Eğitim Bakanlığı’nda, yıllar sonra büyük bir uyanış belirdi. Sayın Eğitim Bakanı, haber verdi:
Bizim de klâsiklerimiz, millî kıymetlerimiz vardır; yetişmekte olan nesillere onları da kazandıracağız. Bizim millî kıymetlerimizden maksat nedir? Bu hükmün ihata ettiği değerler hangileridir? Bu hususta kesin bir ışığa kavuşmuş değiliz. Fakat sayın Bakan’dan klâsik şiirimizi ihmal etmemesini candan temenni edeceğim. Cumhuriyet’in ilânıyla beraber, mazinin kötü ve aşınmış müesseselerine yapılan hücumlar, bir zaman ifrat halinde taşarak millî kıymetlerimize kadar sirayet etti. İşte bu kıymetler içinde, divan şiirinin büyük ustaları, cefakâr evlâtları da vardır. Düşünülsün bir kerre: Altıyüz senedir itilâ içinde yücelmiş, cihana şan sahifeleri eklemiş bir milletin edebiyatı olmasın; bu mümkün mü? İş o hale geldi ki bugün okullarımızda divan edebiyatı kuşa döndürülmüştür. Onlardan bahsetmek adeta bir ayıp sayılır. Racine’den bahseden Türk çocuğu hürdür de, Fuzuli’den, Şeyh Galip’ten dem vururken adeta sıkılır. Bizim nesle ağabeylik ve hocalık etmiş edebiyatçıların çoğu, ne yazık ki politik bir mürailikle bu hali desteklemiş, hatta bu hale sebep olmuşlardır. “Efendim, demişlerdir, divan edebiyatı anlaşılması koyu bir Osmanlıca ile yazılmıştır.” yalan! İşte Rehaî’nin iki mısraı:
“Hemen ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben,
San ol Nilüferim kim suda bittim suda bittim ben”
Divan edebiyatı, samimiyetsiz bir edebiyat demişlerdir, yalan!
İşte Neylî’den birkaç mısra:
Eğer can görmek istersen bedensiz
Gör ol Ruh-i revanı pirehensiz
Çemende ne sezalarla o şuhun
Haram olsun hıram-ı nazı bensiz”
“Divan edebiyatı beşerî değildir” demişlerdir; Pek kabakçasına bir laf! İnsan oğlu riya kadar faziletin de mensuplarını sinesinde barındırır. Aç gözlülük gibi, istiğna da bizler için yabancı değildir. Bir divan edebiyatı düşünün ki Fuzulî, Nef’î gibi en büyük evlâtları asıl adlarını değiştirmişler, tevazuun deryasında gark olmuşlardır. Tıpkı, onlardan bir şairin dediği gibi:
“Bıraktık ismi resmi adı sanı
Ezelden ta ebet viraneyiz biz”
Maddeye sırt çevirmek, kaderi, dik, vakur bir alınla karşılamak, cefaya tehammül göstermek, aşkın deri ve etle olan cephesine değil, ruh yükseltici feragatle alâkası olan engin ıklimine yönelmek bu edebiyattadır. “Efendim” diyenler bulunur. “Sen bilhassa en berbad metinleri seçiyorsun!” Peki ama, onlar ne diye bilhassa en berbad metinleri seçiyorlar! Yetmez mi şu aşağılık duygusu? Son İstanbul seyahatimde birlikte yemek yediğimiz Millî Eğitim Bakanı, bu hususlar hakkında benden izahat ve mektup beklemek nezaketini göstermişti. Sayın ve nazik Bakan’a ben, bu sütunlardan hitap etmeyi daha faydalı buldum. Klâsik külliyatımızı kendi ölmez kıymetlerimizle zenginleştirmeye karar verdiği şu sırada, naçiz yazılarımın bir değeri olacak mı, bilmiyorum. Çok yazdım. Daha önceleri, çok konferanslar verdim. Ankara radyosundan 1940 yılında yaptığım altı konuşma bile pek sıcak karşılanmamıştı. Türk evlâtlarının Mimar Sinan’la övündüğü kadar, Fuzulî ile Şeyh Galip’le, Şeyhülislâm Yahya Efendi ile ve daha niceleriyle övüneceği devir gelmeyecek mi? Dünya, lisan muvazenesi, aklın hâkimiyeti, hissin inceliği bakımından klâsiklerine dönerken biz maziye sırtını çevirmiş, hep böyle köksüz bir edebiyat dünyası içinde, şapşal bakınacak mıyız?
Şardağ, R. (1952, Ekim 2). Günübirlik/Bizim. klâsiklerimiz. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

