Eski şiirimizde hayâl

Sanatın, şu pozitif asır içinde bile güç aldığı en ehemmiyetli kaynak şüphe yok, hayâldir. Emil Zola’nın dökümanter romancılığını tetkik eden Rene Lalou, “Fransız edebiyatı” adlı eserinde der ki: “Bu kadar sonsuz malzeme, ancak büyük hayâl kuvveti sayesinde bir mevzua can verebilirdi.” Gerçekten de öyle değil mi? Fani bedenlerimizin birer köşeciğinde taşıdığımız başımız ve gönlümüz, hayâl ve hülyanın hele bir ılık rüzgarı esmeye görsün, böyle kanatlanıp havalanabilir mi? O ezeli rüzgar değil midir ki bize böyle bodur perişan bir ömrü sevdiriyor? Sanat ki, hele onun mümtaz bir dalı olan şiir ki kuru realitenin dışına çıkardığı insanoğlunu hissin ve inceliğin son sınırlarına kadar bir yol ulaştırıyor; hayâlden nasip almasın, mümkün mü?

Eski şiirimizde hayâl deyince, iki nokta aklımıza gelmelidir. Bir defa, bu edebiyat baştan başa hayâldir. İktisadi nizamı sap sağlam, hazineleri dopdolu, her yeni seferle birlikte yeni ülkeler zapteden bir imparatorluğun çocukları, kuru bahtiyarlığın yanında, adeta saadet getirici bir ıstırabı özlemişler ve onu hayallerinde yaratmışlardır; birinci bileceğimiz gerçek budur. İsbat mı, delil mi istiyorsunuz? İşte Bağdatlı Ruhi, ortada bir yar, mar olmadığını, işin aslında, kendileri için feryad vesilesi bahis mevzuu olduğunu saklamıyor:

“Dinlemezsem nidelim dadımızı

Bize lâzım gelir etmek feryat”

Nevres-i Kadim, hele işi büsbütün açıklar. Felekten, mesut, fakat boş gönlü için yeni ve başka bir kâinat getirecek olan ıstırap talep eder:

Bîderdim ey felek bana bir gam tedarik et

Bize özge zevk başka bir âlem tedarik et”

150 sene evvel kaleme aldığı divanında, Avni, (ne Yenişehirli Avni beydir, ne de Fatih Sultan Mehmet) kendilerine eski ustalardan miras kalan bu klâsik hayâl ve hülyayı bakın, nasıl sevimli bir nasip gibi anlatır:

Hayâl-î yarımız gözden nihan olmaz çü bir lâhza

Şu hülyanın ezasıdır ezelden bizlere miras”

Ne yarin sokağı, köyü vardır; ne de Sabit’in canı hastadır; ama dayansın hayal:

Ey can-ı hasta kalka düşe Kûy-i yâre düş”

Dünkü şiirimizde, hayâl deyince, bir ikinci dikkat edeceğimiz cihet, şair hayâllerinin enginliğidir. Gerçi bu enginliği beceriksiz mısralar içinde çirkin ve bayağı bir mübalâğacılık derekesine indiren metinler çoktur. Fakat tetkik ve tenkit her zaman güzeli gün yüzüne çıkarmakla vazifeli olduğundan, biz de pekâlâ sanat kıymeti olan örnekler üzerinde durmalı değil miyiz? Ama bir de şu mübalâğa meselesinde anlaşalım. Dünün yedi kıtaya hükmetmiş olan imparatorluk şairindeki hayal genişliği ile bugünkü şairin hayal genişliği asla bir olamaz. Bu sebeple, dünkü tasvir ve benzetmelerin tamamen mübalâğa ile vasfedilmesi sadece klişe bir hükme esir olmaktır. Mesela, içinde yaşadığı devirde vefa mı azaldı? Bunu Ruhî şöyle anlatır:

Devrden peymane-i mihr-ü-vefa eksilmede”

Nabî, doktorların ıstırapta bahtiyarlık bulan bu mizaç hastalarını iyi etmeye çalışmalarını, pek boş bir gayret olarak anlatırken kâinatı bir küçük eczahane ile yanyana getirebiliyor, ama hiç de yadırgamıyoruz:

Bihudei mizacımıza düşme ey tabip

Dükkân-ı Kâinatta yoktur ilâcımız”

Antakyalı Münif, sevgilisinin kâhkülleri açılınca gece kalkıp gündüz geleceğini söylerken bizi sıkmıyor:

Kâhkülün aç ruh-i pür tabını arzet cana

Bilelim biz de cihanda gecemiz gündüzümüz”

Haletî ise hayâlin o kadar enginine ulaşmış ki “Aşk padişahıyım, güneşi bile kendime taç etmem, ölürüm de dünyaya minnet etmem” diyor:

Şeh-i aşkım sipihr-i âfitabı tac-ü taht etmem

Bir aptalım ki ölsem dehre arz-ı ihtiyaç etmem”

Eski şiirimizin hayâl hakkındaki görüşümüzü değiştirmesinin zamanı gelmiştir.


Şardağ, R. (1952, Ekim 6). Günübirlik/Eski şiirimizde hayal. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın