Onlar bir yanda, madde öbür yanda

Dünkü klâsik şiirin yanlış anlaşılmış veya belki de kasti olarak yanlış aksettirilmiş bir tarafı daha var: “A canım, hepsi iyi, iyi ama şu maddeye, hayata, dünyaya, refaha, yükselmeye değer vermeyen, “bir lokma, bir hırka” cı zihniyeti, bu kalender ve harabiliği pek kötü!

Halbuki ters anlaşılan bu hususilik, klâsik şiirin en orijinal ve en vakur cephesidir.

Hasankaleli İbrahim Hakkı meşhur Marifetname’sinde:

“Az yi, az uyu az iç
Ten mezbelesinden giç”

der. Sorarım, mezbeleden kasdı çöplük müdür? Değil, değilse eğer, “bir lokma, bir hırka” dan, o harabiliklerden, o yakası paçası yırtık gezinmelerden, o mey’den, o eğne geçen çullardan maksat da kelimelerin asıl lügat manaları olmamak lâzım gelmez mi? Doymuş, maddenin çirkin cazibesinden tiksinmiş olan klâsik şairlerimiz, adeta: “Madde ko bir yana kalsın” diyerek kabuğun gerisinde gizlenen o özlü derinliğe, dışarıya sızan değil, içe ruha dolan kâinata inmeğe çalışmışlardır. Rütbeler, mevkiler, bütün lûtüfler, maddenin o sahte ve cilâlı görünüşü, artık kendilerine bir şey vermez, bir şey tattırmaz olunca, ilk zamanlar yer yüzünün asıl sahibine, sonraları plâtonik bir aşk yoluna, daha sonraları ise hayalde yaratılan sevgililerin cefa ve hülya ıklimlerine doğru yol almaya başlamışlardır. mesela bunlardan biri çıkmıştır, Bayatî-i Rumî bir ömür bağına, bir de aşk bağına bakmıştır. İkincisinde madam ki taze güller açılıyor; birincisi solsun ne çıkar!

En yüksek mevkilere kapışırcasına koşanlar mı var? Alsınlar efendim, alsınlar; hepsi onların olsun!

Aşk bağında taze güller açılır
Ömür bağı ko ki solsun soliser

…………..

Dünyenin menasıpların izzetin
Rumî ko ki alan alsın noliser”

Yıllarca bu şiirleri, hayat sevgisini yok eder mahiyette yorumlamaktan çekinmeyenler bir şeyi unutmuşlardır ki, bu hayat için çalışan dünkü atalarımız, muazzam dünya tesisleri kurmuşlardır. Ama sonunda bir minneti gerektirecek olan lûtfe sırt çeviren, madde ve mevkiin getireceği saltanata, ruh saltanatı, incelmiş bir gönül taşıma saltanatını tercih eden de yine onlardır. Koskoca Sultan Murat, zafer ve servet içinde yüzen, bu dünyanın en muhteşem padişahı niçin büyüktür? Zapt ettiği kıtalar dolayısiyle mi? Hayır, hayır! O, bütün ululuğuna rağmen hiçliğini acı acı anlamıştı; büyüklüğü bundandır:

“Tac-ü-taht-ü saltanat berbat olur çün âkıbet
Kendimi âlem seririnde Süleyman oldu tut”

Koca Esat Muhlis Paşa, şu benlik sevdasında olan gülünç insanların halini, klâsik şairlerin taşıdığı o müstesna olgunlukla ne yaman tenkit ediyor:

Lâf-ı dâvay-ı enaniyyet ne lâzım âkile
Herkesin alemde bin mâfevki bir madunu var”

Bu ruhla, bu şiirlerden tesbit ettiğimiz asıl duygularla, meteliksiz gezmenin tadını, yani maddesiz de olabilmenin zevkini nasıl çıkarmışlardır:

Bu kûyün kim geday-ı bî serü sâmânıyız cana
Acep âlemdeyiz kim âlemin sultanıyız cana”

Başları açık, isimlerinden, mevkilerinden olmuş birer divane, ezelden ebede hep böyle viranedirler. Zati, bunu söylerken, asıl saltanatını da gizlememektedir:

Bizim zincirimiz aşk hüdadır
Baş açık devreler divaneyiz biz
Bıraktık ismi resmi adı sanı
Ezelden tâ ebed viraneyiz biz”

Baht, baht! Oturup bahta fal açacak değiller a! Müstağni seyircileri, Fasih dedeye işte böyle talihe meydan okuyan mısralar söyletir:

“Baht ister ise suph-u kıyamette göz açsın
Biz kat-ı nazar eylemişiz matlabımızdan”

Şimdi, Haletî’nin “can benden gitmiş ey sevgili! sadece kuru cismim kapında yerle bir olmuş yatıyor” sözüne bakıp ta şairimizi, sevgilisinin kapısına, tıpkı, teşrih dershanesindeki iskelet gibi gittiğini söyliyecek bilgisizler veya kasıtlı düşmanlar olabilir ama, iş öyle değildir:

“Cihanın nimetinden hisse ümmidin götür Ruhî
O denlû talibi var kim ne sana ne bana artar”

Onlara belki günün birinde, bazı nankör torunlarının, “köhne, kalender, harabî” sıfatlarını vereceğinden, işin iç yüzüne inerek, sanatlarındaki inceliği kavrayamayacaklarından emin olmuş olmalı ki, Nabî, üç yüz sene geriden, tevazu ve gururu bir arada mezcetmiş olan şu iki mısra ile sanki hitap eder:

“Eğerçi köhne metaız revacımız yoktur
Revaca da o kadar ihtiyacımız yoktur”


Şardağ, R. (1952, Ekim 9). Günübirlik/Onlar bir yanda, madde öbür yanda. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın