Batı müziğini sevdirmek

Memleketimizde Batı müziğini sevmeyenler, şüphesiz az değildir. Fakat öyle sanıyorum ki, asıl sevgisizlik, Batı müziğine karşı değil, Batı müziğinin ukala müdafilerine karşıdır. Memleketimizde Avrupa müziği tekniğine yabancılık var sanmak pek doğru bir şey olmasa gerek.

Aksine, büyük bir kalabalık, Sherlock Holmes’in cinayet romanlarıyla, Pitigrilli’nin yakası yırtılmamış rezaletlerini nasıl okuyorsa, adına beyhude yere müzik demekte israr ettiğimiz o acaip zenci rakslarını da, o sambalı ve zımbalı tepinmeleri de benimsemiş bulunuyor. Ama asıl Batı müziğinin kapıları, saklamaya lüzum var mı bilmem ki; pek çok okumuşlarımız için hâlâ sımsıkı kapalıdır. Bu, neden böyledir? Yabancı dillerden çevrilmiş, binlerce sanat eserini yerli eserlerimize tercih ederek okuyan ve tad duyan yine ayni münevverler değil mi? Şu halde? Mesele açıktır: Batı müziğini sevdire sevdire veremiyoruz. Bu birinci sakatlığımız! “Teknik meselesi” diye zırvalamada mana yok. Cazda da bu teknik var. Fakat, onu sevenlerden pek çoğunun, Beethoven’den zevk almadığını gördükten sonra, kabahati, tekniğin ayrı olmasında değil, bu kaliteli müziğin dünyası içine, aydınlarımızı sevgi ile götürememekte aramalıyız. Radyolarımız, okullarımız işe hafiften başlamalıdır; mesela, bir küçük suit, sonra bir füg, daha sonra bir Alman lied’i; bir Macar rapsodisi, film müziği ve bütün hafif dozda melodiler gibi, uvertür, senfoni ve senfonik eserlere, bundan sonra sıra gelmelidir. Halkımızın sevgisini çekmekte güzel bir gelenek yaratmış olan marşlarımız da, büyük fanfarlı askeri bandolarla şehir bandoları tarafından her ilimizde her gün çalınabilir. Hele bir defa kulaklarımızdan baş ve gönlümüze doğru bir alâka köprüsün kurulsun; ondan sonra asıl âbidevî Batı müziğine geçmek kolaylaşır.

Acaba bunlardan sonra Batı müziği tamamen sevilir bir hale gelecek mi? Hiç sanmam. Bu davada, yıkılması lâzım gelen bir zihniyet daha var: Batı müziğinin müdafaasını üzerlerine alanlar, pot kırmamak için fazla konuşmamalı ve hele şunu iyice bilmelidirler. Nasıl Balzac’a hayran oluyoruz diye Gorio Baba’yı bizim romanımız sayamıyorsak, Vagner’e sonsuz değer vermemiz de o felsefi derinlik taşıyan eserlerin, bizim eserimiz olduğunu kabul etmek manasına gelmez. “Batı Batı” diye hayranlıktan ağzımız tavanına kadar açılsa dahi, hiçbir zaman, hiçbir devirde bu müziğin Türk müziği demek olmayacağını da anlatmak zorundayız. İşte Türk aydını, haklı olarak, bizim musikimizi her devri, her bestecisi ile birlikte top yekün hiçe alan ve Batı’dan geleni, kendi musikisi yerine tutan kuş beyinli alafranga müdafilerini sevmektedir. Kabul edelim ki bizim hiçbir musikimiz yoktur. O dedeler, o çavuşlar falan bir hiçtir. Altı asırdan bu tarafa musiki bakımından boş ve titeber çıktık. Böyle bile olsa bu, hiçbir zaman Avrupa musikisi ile, kendimizin malı imiş gibi övünmek ahmaklığını gerektirmez. Bizimkinin derdi ve talihsizliği başkadır; Onlarınkini sevdirme işi yine başka. Farzedin ki çocuğumuz yok; komşunun çocuğunu seviyoruz. Ama seviyoruz diye, bu çocuğu kendi çocuğumuz olarak mı kabulleneceğiz? General Girau’nun son cihan harbi içinde Türkiye’de bulunan mümessili ile Ankara radyosunda klâsik musikimizi dinliyorduk. Gözünden bir damla yaş gelerek konseri takip eden bu zat “azizim” demişti, bizimki çok renkli ve çok zengin ise, sizinki ulaşılamayacak kadar derindir. Musikinizde ne gibi ıslahat yaparsanız yapın, bir şey demem; fakat size mahsus olan bu derin kâinatı terk etmeyin!

Haber vereyim ki Fransızın dinlediği eser, ne “dizlerine kapansan” şarkısı, ne de “yesun oni nenesü” herzesiydi. Tab’i Mustafa efendinin bir bestesiydi. Musikiyi sevdirmek bir sevgi işidir alafrangacılar! Garbı sevdirmek için bizimkine hançer saplayarak işe girişmeyin!


Şardağ, R. (1952, Ekim 12). Günübirlik/Batı müziğini sevdirmek. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın