
Bilmem Ordinaryüs Profesör Tevfik Sağlam’ın Tıp Fakültesinin 7 inci sömestresine kadar ulaşmış olan gençler arasında yaptığı anketin neticelerini gördünüz mü? Ben görmedim, görmek talihsizliğine uğramadım ama, gazetelerden öğrenmek felâketine ne yazık ki uğramış bulunuyorum. Anketin soruları ve neticelerini tafsilatı ile sıralamaya sütunum pek müsait değil, ama, kısaltarak nakledebilirim.
Profesör sormuş:
-Yabancı dillerden bir tek tıp kitabı okudunuz mu? Edebiyatla azıcık ilginiz var mı? Felsefe ile birazcık meşgul müsünüz? Sinema havadisi okur musunuz? Gündelik bir gazeteyi muntazaman takip eder misiniz? Batı müziğinden hoşlanır mısınız? Ya Doğu (Türk müziği demek olacak) müziği? Peki, Goethe’nin sanatı ve hayatı hakkında bir damlacık olsun bilgi sahibi misiniz?
Profesörün aldığı cevap, ortalama yüzde yetmiş beş olarak “değil, hayır, yok, değilim” den ibaret.
Sabırlı ve cesur hocaları daha da ileri gitmiş:
-Namık Kemal’in sanatı, eseri hakkında biraz bilginiz?
-Yok.
-Peki, onun bir tek eserini okuyanınız?
-Yok.
-Ya briç, şatranç oynayanlarınız?
-O da yok.
Evet ortalama yüzde yetmiş beşten aldığı bütün cevaplar menfi!
General filozof Tevfik Sağlam, hançerini öylesine cesaretle sallamış ki bir vuruşta fışkırttığı şey, kan kırmızı hakikattir.
Briç, şatranç ve tavla oyunu dahi oynamayan ve az çok memleket çapında genişleteceğimiz bu yüzde yetmiş beş ne yapar dersiniz?
Ben söyleyeyim:
Sinemaya gider; sinema hakkında yazılmış yazıyı okumaz. Ata biner; biniciliğin tekniği hakkında kafasını yormaz. Kitap alır; yapraklarını açmaz. Gazinoya gider; Türk musikisini dinlemez. Batı müziği konserine gider; uyur. Tramvay ve otobüs basamaklarında laklakiyyat; gece yarılarına kadar caddelerde ıslık çalma ve daha birçok aylak haller…
Gençliğin büyük bir kısmı bütün iyi niyetine rağmen, yazık ki zahmet ve enerji sarfını gerektiren şeylerden kaçınmaktadır. Fakat kabahat onlarda mı? Talim ve tedris sistemimizin ve bunu takip eden güya yeni Eğitim metodlarımızın sakat zihniyeti, bu ağlanacak halin başlıca amilidir. Orta okul sıralarından itibaren, çocuğun kafasını hıyarından zeytinine kadar, içinde her çeşit sebzevat ve herzevat bulunan turşu tenekesine döndürmeye ne hakkımız var? Lüzumsuz bilgilerle tıkabasa doldurulan kitaplarımız onları kitaptan, bilgiden sonunda fayda ve zevk sağlasa dahi, zahmeti gerektirecek olan çalışmalardan buz gibi soğutmuştur. Bugün alimlerin bilmeleri icap eden fizik bilgilerini beş sene okuyan gençlerimiz, bozulan bir elektrik sigortasını yenilemek için ne başlarında tedbire, ne ellerinde takate sahiptirler; hep biliyoruz. Şahsiyet yetiştiren ferdi eğitim sistemini, bu iş bölümü, bu ihtisasa saygı asrında okullarımıza sokamadık gitti. Yer yüzünde mevcut yüzlerce taş çeşidine konulan deli saçması gibi isimleri, jeoloji derslerinde gençlerimize okutmaya kakan biz değil miyiz? Madenlerle yarı madenleri, bir maden mühendisinin bileceği kadar teferruatla kimya kitaplarına koyan ve küçücük beyinlere tıkıştırmaya çalışan biz değil miyiz? Bugün tanzimattan bu tarafa Batı diline çevrilebilecek haysiyette beş aded romanı zor bulunan bir memlekette, gençlere, bine yakın roman ismini belletmek için ayak direyen biz değil miyiz? Ama, sonunda elde ettiğimiz mahsul de işte böyle.
Ya hışırı çıkmış bir kafa veyahut, öksürmeyi dahi zahmet sayan mizaçtır.
Milli eğitimin belkemiği bu ferdi eğitimdir. Bir an önce buna cesaretle sarılmak, Fransızların modası geçmiş olan umumi kültür hastalığından halâs olmamız icap ediyor.
Şardağ, R. (1952, Ekim 20). Günübirlik/Bu anket değil, fâcia. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

