Yerli filmlerimiz hakkında bu sütunda yazdığım yazının mürekkebi kurumadan, gelip “Dudaktan kalbe” yi gördüm. Görüşlerimde, daha doğrusu ümitsizliğimde, ümide doğru bir kımıldanma olduğunu itiraf etmeliyim. Bir defa eser, aziz dostum Reşat Nuri Güntekin’in aynı adı taşıyan romanını mevzu edindiği için, bugüne dek gördüğümüz, birçok müşterek bayağılıklardan, yerli film senaryolarındaki lâubaliklerden hemen hemen uzak gibi. Yeşil Gece’ye kadar devam eden romancılığında, hafif dozda hissi sürükleniş hedefini güden eserlerin sahibi olarak tanınmış ve asıl büyük inkişafını, Yeşil Gece’den Miskinler Teknesi’ne kadar süregiden neşir hayatında yapmış olan Güntekin’in bu ilk devresine ait eserleri, değil bizim, dünya sinemacılığı için bile, çok güzel senaryo imkânlarını bünyesinde taşımaktadır. Lâmia adındaki küçüklüğünde çok şen, hoppa, haşarı ve cin gibi zeki ve şen şakrak bir kızın umulmadık talihsizliklerle başlayıp, beklenen felâketlerle devam eden ve sonunda zor kazanılmış bir saadetle biten hayatı, en canlı noktalariyle ele alınarak, cidden güzel bir senaryoya can verilmiş. Filmde çok kısa ve sessiz geçiştirilmiş mahkeme sahnesi, bir apartman katı üzerinde canlandırılan intihar teşebbüsü, Kınalı Yapıncağın talihi ile atbaşı giden dekoratif loşluk, esere hâkim olan nefis müzik ve duygulu melodilerin cidden güzel icra edilişi; en nihayet hiçbir sahnede yapmacığa kaçılmamış olması “Dudaktan Kalbe” yi filme alan Atlas stüdyosunun başarısını anlatıyor. Bu bakımdan eser, kendinden evvel seyredilmiş olan yerli arkadaşlarını gölgede bırakmıştır.
Fakat noksanlar, daha güzel olması pekâlâ mümkün olan bu eseri yer yer bulutlayan pürüzler de aslâ gözümüzden kaçmadı. Bir defa en büyük zaafımız olan şeyden kurtulmuş değiliz; filmlerimizi bir tiyatro sahnesine benzetmekten. Bu iyi eserde de bunu müşahede ediyoruz. Mesela bir pencereye yağmur yağan saat tutun; bu tabiat figürünün dört dakika değişmeksizin sevdiğini görürsünüz. Hiç olmazsa yağmur değişen sahnelerin birinde pencere yerine caddeye yağarken de gösterilebilirdi. Doktor Vedad’ın Arap bacısı ile kapıda konuşan Lâima’nın muhaveresi, daha bunun gibi nice sahneler var ki ancak bir tiyatro olarak güzel ve harikulâde şeylerdir. Ama sinemanın, lahzadan lahzaya değişen büyük aksiyon tekniğinde böyle devamlı seyredilebilecek sahneler yoktur. Sonra filmin ikinci yarısında cidden övünç duyacağımız bir başarı ile Mesiha Yelda tarafından canlandırılmış olan Kınalı Yapıncak, ilk kısımda o haşarı, o neşe ve kıvraklık tufanı içinde yüzen Lâima’ya benzememektedir.
Rejisör, romancının bu görüşünü neden benimsememiş bilmiyorum; fakat bu tezattan faydalansandı baştan başa talihsizlik ve felâketle devam eden eseri ilk kısımda olsun pencerelerini bol havaya ve güneşe açacaktı. Enişte rolünde Cahit, doktor Vedat rolünde Reşit Gürzap cidden nefistiler. Her kesin beğendiği Muzaffer Tema’yı ben de beğenmedim değil. Fakat bu bestekârın makyajını biraz zayıf bulduğumu, onun makyajiyle adetâ hiç uğraşılmadığını söylemeliyim. Daha açığını söyleyeyim; ben onda bir salon adamı hali gördüm. Bir bestekârda arayacağımız bazı iç vasıfların fizik görünüşüne yapacağı tesir hüzmelerini tesbit edemedim.
Filmde Lâmia ile eniştesinin boğuşma sahnesi, zehirlenme sahneleri gibi örneğini ancak batı filmlerinde görebileceğimiz sahnelerin de yaratılmış olmasını ve bu zehirlenme sahnesinin bilhassa rejisör için bir büyük başarı imtihanı olduğunu söylemeliyim.
Kısaca, bize rejisör Şadan Kâmil’le, Mesiha Yelda gibi iki büyük kıymet kazandırmış olmasını bile, eser için iyi bir not sayıyorum. Ama sinema içinde tiyatro oynamamağa daha pek çok dikkat etmeyi de unutmamak şartıyla…
Şardağ, R. (1952, Kasım 1). Günübirlik/Gidip gördüm. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

