Geçen senenin Kurban Bayramı namazını, İstanbul’un en büyük bir camiide kıldım. İçim, Tanrı’nın şefkatine sığınacağım için, sevinç dolu girdiğim bu ulu mabetten, bir matem ağırlığı ve felâket havası içinde ayrıldım. Çünkü saati doldurmaya çalışan hoca efendi diyordu ki:
“-Allah birkaç şeyi affetmez. Birincisi haram yemek. (Eh bunda ürkecek bir şey yok. Çünkü kursağımda haramın tanesi yok! Bir alışverişte, geri aldığım parayı fazla çıkmasın diye sayarım.) ikincisi, başkasının malında gözü olmak. (Çok şükür, bir apartmanı olan düşmanıma, yaradanın birkaç tane daha vermesini temenni edecek, sağ salim akşamı edip evin yolunu tutmaktan başka bir şey istemeyecek bir adamım.) Ya Tanrının üçüncü affetmeyeceği şey ne? Kimsenin arkasından bir tek kelime söylememek! İşte bu olmadı. İnsanız, zayıf mahlûklarız; bazen ağzımızdan bir kelime kaçırıverirsek ne yapacağız? Ne mi yapacağız? Yobazın hükmüne bakarsak hiç affedilmemesiye yanıp duracağız. Bu takdirde bana, cehennemden çıkabilecek bir babayiğit Müslüman gösterebilir misiniz?”
Aziz okuyucum; çok şükür ben de Müslümanım. Tanrının güzelim kuvvetinden medet bekleyen her insan gibi âciz; onun hoşuna gitmeyecek bir şey yapmamaya çalıştığım için de kendisinden başka bir şeyden korkmayan bir insanım. Dinin, inanışın insanı zaman zaman şu pis tenden, şu berbat ve cife bedenden kurtarıp yücelere atışı yok mu? Canım feda!
Ama “Allah seni affetmeyecek” diyecek kadar Tanrılık taslayan örümcek beyinli softaları Allah’ım tez günde lânetlesin! Dinimiz “Allah bağışlayıcıdır” diye, Kur’anın üç satırında bir, bizi müsamahanın koynuna bırakırken bu fikirsiz, felsefesiz bilgisiz ve hepsinden beteri, sevgisiz din sömürücü, Allah’la vicdanlarımız arasına beşlik bir simit gibi yerleşerek saygısız misafirler gibi ferman biçmektedirler. Ya bunun da beteri olan şeriata ne buyurulur? Şu günlerde yukarı mevkilere ulaşmış bir şahıs çıkarak şeriatı müdafaa etmenin Demokratlığa uymaz bir tarafı olmadığını iddia etmiş. Bizde hocanın ve dini müdafaa eden okumuşun bütün zavallılığı cehlindedir. Batı’da bir kilise papazının bütün sermayesi, sadece elinde salladığı haç değildir. En azından bir yabancı dil bilen bu adam, dindar Pascal’ı tanıdığı kadar, Descartes’in kilisenin naslarını yıkan müsbet felsefesini de yutmuştur. Bizde de böyle değil mi idi? Bu memleket, tarihinde, sade kendi öğrenmekle kalmamış, padişahlara adalet öğretmiş, zamanın tababet dahil, bütün ilimlerini hazmetmiş hocalar, Şeyhülislamlar da idrak etmiştir. Dinin ne günahı var? O zaman, kafalarının içi aydınlıkla dolu bulunan bu büyük inanç adamları tekâmülümüzde pekala hizmet sahibi olmuşlardır. Bugün, başları, bilginin nurundan mahrum olan bir kısım din adamlarından vaz geçtik; okumuşlardan, onları ve şeriatı müdafaa edenlerin kaç gramlık kültürden nasipli bulunduklarını sormak lâzımdır. Her şey bir yana, şu yakın tarihimize bir baksalar ya! Tarihimizin birçok yapraklarını kan bulamış olanların başında şeriat taraftarları gelmiyor mu? Şeriatı, bu Demokrat olduğu kadar Atatürkçü ve inkılâpçı Türkiye’de hâlâ müdafaa edenlerin tarih bilgisi yoksulluğuna yanarım.
Şardağ, R. (1952, Aralık 4). Günübirlik/Yanarım. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

