Hasan efendi değil, Münir efendi

Dün gece Elhamra sinemasında bir konser dinledik ki, ne gürültü, ne alkolize bir hava, ne tabak, çatal sesleri, ne münakaşa, ne hır, ne de zır vardı. Leblebi satanlara, gazoz patlatanlara, Amerikan jikleti çatlatanlara hiç rastlamadık. Bu bahtiyarlığın bir yüzü idi. Bir de öteki yüzü var. Büyük üstadım aziz sanatkâr Münir Nurettin’in her konserinde olduğu gibi salon yine bir mabet sükûnu içindeydi. Arasıra kopan alkışlar bile, hizaya girmiş asker nizamı içinde musikimizin asil cephesini dile getiren sanatkâra ve iki değerli saz solistine takdirlerini yağdırırken saygılı idi. Çünkü sahne üstünde gördüğümüz bu üstün kıymet, sevgili idi. Çünkü sahne üstünde gördüğümüz bu üstün kıymet, sesin, nağmenin ve mânanın birbirine ruh olup karıştığı eserleri, gönül yanığı ile vakar karışmış bir hançereden süzerek vermedeydi. Ayrıca üzerinde duracağımız bu konserlerin ilk intibaını, konser salonundan yazıyorum. Bu gece iki kısımda toplanan konserin ilk bölümündeki bütün ağırlık Enfi Hasan Efendi’nin iki Nişaburek eseri ile, Münir’in kendi bestelediği, güftesi şair Nedim’in olan:

Bir söz dedi canan ki keramet var içinde
Dün gîceye dair bir şaret var içinde”

diye devam eden nefis bestesiydi. Sanatkârın bugüne kadar dinlediğimiz eserlerinden tamamen ileriye fırlayarak, klâsik musikimizin hedef noktasını can evinden vuran bu besteyi duymamış olanların acıklı tahassürünü görür gibi oluyorum. Her yeni ölçüye girerken adeta makam değiştiriyor sanısını vererek yine Nişaburek’in o ince ve narin atmosferine dönen bu eseri Türk musikisinin payidar olacak telif kolleksiyonu arasına şimdiden girmiş sayabiliriz. Bu gece, ruhların ikliminde, şimdi toprak altında kemikleri bile kalmamış bulunan Enfi Hasan Efendi öyle pervaz etti ki onun, üstadımın teganni ettiği musikimiz bilmeyenlerin, Türk müziği hakkındaki gönül kırıcı sözlerine, bu gece burada olsalardı bir nihayet verecekleri muhakkaktı. Bizi sade güreşçi, başa güreşen bir millet sayan Batılıların yanında, ne kadar daha alçak gönüllü, ne kadar daha vefakâr, ne kadar daha saygılı, ne kadar kafadan ziyade kalp adamı olduğumuzu isbat edip duran sayısız üstadlar halkasına, bu gece konservatuvarın arşivleri içinden çıkarak karışan Hasan Efendi! Hey gidi büyük üstad!

Kûş-ade sinesi bilmem ki bir sehâsı mı var”

diye başlayan o nefis bestenle ruhlarımızı nasıl bir anda ince lahinlerinin peşine takarak kendi kâinatının içine götürdün! Hele o, biraz hicap, biraz güzelliğin alı vurmuş yanaklarıyla gelen mevzun vücutlu, sürahi yapılı sevgilisi için yazılmış şiirin nesiçleri üzerinde ölmez bir ağır semai yaratan eserin?..

Cami-i sürh ile sanma la’l-i gûn olmuş gelür”

diye başlıyan harikan! Bu eserin usûlü, Türk musikisinde hacim bakımından mürekkep usûller hariç, son ağır usûllerden biridir. Fakat o ne sırıtmayan, yılışmayan kıvraklıktır! O ne sırrını söylemeyen boşanmadır! O ne kendisi inlemeyen hicrandır!

Konserin ikinci kısmını benimle olan akrabalığı, toprakta yatan anam kadar aziz bildiğim İzzettin Ökte’nin bir kaza geçiren parmağına rağmen yaptığı taksim, derin bir hassasiyet ve ateşle öyle bir süsledi ki, ruhlarımız, Türk’ün ney kadar eski olan bu eski mızraplı sazıyla yeni bir kaynaktan içti içti… Tanbûrî Mesut Cemil dostumun, bir gün ağlayarak: “İzzet, babamdan sonra senden başka bir tanbur hatırlamıyorum” dediği eski günleri tekrar hatırladım. Saz eserleri, bilhassa benim, hem Münir’den, hem de zaten kimseden bugüne kadar dinlememiş olduğum Reşat beyin (Kemanî Reşat) Nihavent şarkısı olan:

“Aşkın ile ey nevcivan”

eserine sanatkâr, (bir dostumun tabiri ile söyleyeyim) inceliğinin bütün salça ve helmesini döktü. Fakat, konserden ayrılanlar da öyle sanıyorum ki, Dede Efendiler, Suyolcuzadeler, Tab’i Mustafa Efendiler, Şakir Ağalar, Zaharya ve Hafız Postlar zencirine birini daha eklemek icap etti. Enfi Hasan Efendi! Fakat unutmayalım ki, sanat alâkasıyla onu gün yüzüne çıkaran üstad hançeresiyle ona lâyık olduğu hayatiyeti veren de Münir Nurettin’dir. Bu gece parlayan sade Hasan efendi değil, Münir Efendi oldu.


Şardağ, R. (1952, Aralık 21). Günübirlik/Hasan efendi değil, Münir efendi. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın