Dün gece Münir ikinci konserini verdi. Şehrimizin ölümsüz evlâdı Rakım Hoca, bu konserin ilk kısmının birinci eserini, güftesi Baki’nin olan: “Müheyya oldu meclis sakiya peymaneler dönsün.” Hüseyni nakşıyla tezyin etmedeydi. Bir defa şununla İzmirliler övünebilir ki Hisar Camii’nin bu derin hocası hiçbir eserinde bu rütbe yükselmemiştir. Klâsik musikimizin Dedelerine has bir olgunlukla işlenmiş olan bu nakış, musikimizin makamlarına biraz vukufu olan kimseler için hayran olunacak bir mertebeye ulaşmıştır. Bir anda açılan fıskiye gibi aniden Hüseynî gösteren hocamız, terennümlerle birlikte düştüğü Hüseyni’nin kara yakınlarından, ikinci “gel” le birlikte Saba’ya öyle meyüs, fakat öyle lâtif tırmanır ki “çaresaz” ından sanırım ki bu kadar samimi, bu kadar can ü gönülden medet uman bir eser, musikimizde enderdir. Klâsik (klâsik de ne demek, bunun doğrusu halis musiki demektir ya…) musikimizi ancak kendisinden dinlemekle asıl kaynağına, inebileceğimiz Münir Nurettin‘in, bu Sâbâ gösterişine geçerken, şöyle gözlerini hafifçe gönlünün ummanına kapayıp oradan bir yükselişi var ki… Zaten o, eski musikimizin bütün lahinleri içinde böyle değişik makamlara kayarken kendini tamamen unutup kaybediyor. Musikimize karşı bu ne anlayışlı muhabbet, bu musikiyi yermek isteyen ahmakça ve cehilden gelen mukavemetlere karşı bu ne metin ve hakim tavırdır?
Dün gece, dinleyiciler, Arif Bey‘in iki şarkısını zevkle dinlediler. Fakat bilhassa, son yıllar içinde duyulmaya başlanan Suyolcuzade Salih Efendi‘nin “Neyleyeyim, nicedeyim” Bayatiaraban şarkısı, tiz perdelere çıkan “aman”ları ile, hele o aziz hançerede, bir kere daha güzeldi. Bu kısmın sonunda Zekâi Dede’nin “Bülbül gibi pür oldu cihan nağmelerinden” yürük semaisi, bu ipek hançerenin nesiçleri üzerinden lif, lif uçarak bizi de rahmetli üstadın sanat dünyasına götürdü. O üç ayrı “Keman” terennümlerindeki âlem neydi? Biri ölmüş, biri yaşayan iki üstad, yani Zekâi Dede ile Münir Nurettin, bu akşam birbirleriyle öyle ayrılmaz bir kaynaşma içindeydiler ki sanki Zekâi Dede‘nin hâlâ sağ olarak aramızda dolaşmakta olduğu görülüyor ve şu otuz beş yıllık cefakâr bir çalışma ile sağladığı başarısını alkışladığımız Münir Nurettin’in de bu sanat kubbesinin unutulmaz, zeval bulmaz kıymeti olduğu aşikâr oluyordu. İkinci kısmı, keman taksimi incelik, his ve zerafetle iyice beslendi. Üçüncü kısımda “Ey büti ve eda olmuşam müptelâ” şarkısının şuh edası, asıl sahibinin, asıl mümessilinin ağzında bütün revnakını buldu.
Bu konserin bilhassa dikkati çeken birkaç cephesi oldu ki işaret etmeden geçemeyeceğiz: Paradide oturan kalabalık halk kütlesi, ucuz tarifenin talibi dinleyiciler Münir Nurettin ve iki aziz kıymeti, hayret edilecek bir olgunlukta ayakta alkışladılar. Bu iddia eden modası çoktan geçmiş görüşlere iflâs borusu çalmak gibi bir şey oldu. Bir aralık Münir, dinleyicilerini birlikte okumaya davet etti. Hani o “yandım Allah”lı, “heyhey”li, el çırpmalı, tepinmeli iştirakler? Hafif bir dalgadan yükselerek, bütün salonda bir mâbedden gelir derin derin uğuldayan, biraz ürkek, daha çok saygılı bir iştirakti bu! Netekim alkışlarken kıyama duran o temiz kütle ile şu asil ve derunî iştirake Münir de hayran hayran daldı.
Şardağ, R. (1952, Aralık 22). Günübirlik/İkinci konser. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

