Edebiyat ve Halk

İçtimaî durumları bakımından çoğu zaman silik kalmış fakat hizmetleri büyük olan halk yığınları bütün geçmiş çağları adsız çiçeklerle bezediler. İlk Asya kurultaylarında can veren onlardı. Zalim sanattan nişan veren ehramların altına, çalışmaktan tükenmiş vücutlarının çürük kemiklerini bırakan onlardı. Yunan’ın Agora meydanlarında asırlar boyu halk çığrıştı. Medenileşmiş ilk sosyete düşünücülerine konu, ilk din ulularına sevgi kaynağı, eğri fikirlerin sayısız çığırtkanları için bir silâh olan halk sanat ve edebiyatın hâlâ baş davası ve ham maddesidir.

Edebiyatın halkla olan münasebeti çok eski çağlarda başlar. Elbetteki bu alanda ilk belirtiler bir sevgi ve alâka çemberi içinde dönmekten ileri gidememiştir. Eski Yunan dramacılarının hikmetli korolarında büyük sanatçılar halkın sesini Hakk’ın sesi gibi göstermek yoluna girmişlerdi.

Shakespeare‘in uşakları halka inmek isteyen bir kimsenin, ilk işaretini taşımaktaydılar. Fakat bu halk sevgisi, Balzac, Zola ve son devirlerin Rus edebiyatı ile, halka inmek yoluna girdi. Bütün dünya edebiyatında sanatın halka olan münasebeti meselesi esaslı olarak, büyük realistlerden sonra başlar. Ve yine bu devirlerde halka inen edebiyat, dallı budaklı bir manzara gösterir. Lalou‘nun, “Sanat ve halk” diye Fransız edebiyatı için ayırdığı birkaç yaprak bu dallı budaklı halk anlayışının canlı bir örneğidir. Orada çeşit çeşit halkçıları bulmak mümkündür. Mesela Charles Blanchard’ın romanları Fransa’da bir nevi cemiyet romantizmi yapmak ister. Onun ve daha ona  benzer pek çok kalem adamlarının eserlerinde sık sık idealler ölüyor, emeller sararıyor, hayatın acı realiteleri ve yoksulluk karşısında halk çocuklarının hayatı kör bir elem gecesi içinde kararıyordu. Türk edebiyatında Ahmet Mithat Efendi’nin birkaç eseriyle bayrakbaşılığını yaptığı bu yolu Ahmet Rasim süslemek istemişti. Onun “Eleni ile Yani” nin Galata sokaklarında feci akibetlerle biten maceralarını çizmiş olan kalemi belki de böyle bir edebiyatı denemek istemişti. Daha sonraki yıllarda “Bu Toprağın Kızları” adlı eseriyle Aka Gündüz ve “Yaprak Dökümü” ile Reşat Nuri Güntekin bu cereyana karışmışlardı.

Fransa başta gelmek üzere 1920 ye kadar bütün dünyada edebiyatta halk anlayışı siyasi davalarla karışmış, propaganda edebiyatı, bir kısmı gürültü, kavga ve hınç edebiyatı halini almıştır. Fransa’da Jean Richard Blochİnsaniyet ve Sanatın Tekniği” adlı bir dergi kurarak şöyle bağırmaktaydı.

Artık sanat diye bir şey yoktur. Çünkü içinde bulunduğumuz diyarda iman yoktur. Yeni bir iman doğduktan sonradır ki yeni bir sanat boşanacaktır.”

Edebiyatta halka inmek arzusu birçok memleketlerde tandanslı ne gürültülü bir halkçılık şeklinde beliregelirken Rus edebiyatında yıllarca önce başlayan anlayış ve duygu hâlâ gözleri alacak bir parıldayışla devam edegelmekteydi. Çünkü çok daha önceden Dostoyevski sanatçı kardeşlerine de duyurarak “Bir yazıcının hatıra defteri”nde diyordu ki:

Siz mujikleri kendi katınıza yükseltmeye çalışınız, bu, halka iniyorum diye yapılan bayağılaşma komedilerinden daha makul bir şey olur.”

Nitekim Rus edebiyatı halka indi ve halka inmenin ne demek olduğunu gözlerimizle görür, ellerimizle tutar gibi son devrin büyük Rus ediplerinden öğrenmiş olduk. Çünkü onların halkın ayağına sanatı değil sanatçıyı koşturmuşlardı. Gerek Rus edebiyatında gerek Fransız realistlerinde halk duygusu bugün bir büyük merhamet ateşiyle kaynaşmış bulunmadadır. Artık bu merhametten, İsa’nın bir başka dünyadan kazanç elde etmeye dayanan çelimsiz merhameti de anlaşılmıyor.

Türk edebiyatında bir küçük tesirinin bir gül bir hizmetçi kızın peşinde bütün şefkatini seferber eden Sezai Bey’in “Sergüzeşt”i “Aşk-ı Memnu” da birkaç yaprak içinde titrek bir ışık gibi yanıp duran zavallı Beşir, “Sinekli Bakkal” daki cüce Rakım, Pembe, Karagözcü Tevfik, künyelerine, rütbe ve sınıflarına bakılmadan “Yaban”ı dolduran halk çocukları, “Kuyucaklı Yusuf”daki bütün Kuyucak sakinleri, edebiyatımızda, halka inmekten anlaşılan öz manayı bize duyurmadadırlar. Gerçekten merhamet duygusu ve halk sevgisi son yılların hikayelerini doldurmadadır. Fakat piyasada halk romanları diye anılan bir sürü aşağılık kitapları hatırlamamak elde mi? Hâlâ ekmek ve lütuf bulan şu his ve fikir sömürücüsü roman tüccarlığı, halkı terbiye etmek maksadiyle yazılan temiz popüler eserlerle bir tezat teşkil etmededir. Bir zamanlar Ercüment Ekrem, Osman Cemal Kaygılı ve Nizamettin Nazif’in yapmak istediği bu iş ne yazık ki, hâlâ sahibini ve ülküsünü beklemektedir.

Sanatçıları halkın seviyesinde yazmaya zorlamak mümkün olmamış bulunmasına ve müspet bir netice vermemesine rağmen artık küçük bir seçkinler zümresinin renkli hayatı üzerinde kör değneği beller gibi dönüp durmada da bir mâna kalmamıştır. Bugün, şahsi acılarını en güzel bir ifade ile önümüze seren edebiyatçıya soruluyor; “Bu acı ne kadar lüzumsuz ve ne kadar insanca olmaktan uzaktır.” ve dar bir çevrenin saadeti mi dile getirilmiştir, Bu saadet o çevrenin dışındakilere bir şey söylemiyor mu? “Bu ne kalpsiz ve yüreksiz bir saadet olur?” deniliyor. Gerçi pek çok estetikçi iler her meslekteki, her tabakadaki insanın hamuruna aynı mayanın katılmış olduğunu söylerler. Fakat mesele Paul Hazar’ın dediği gibi “Biraz da mayadan çok teknededir.”

Öyleyse asıl kaynak olarak sanatçının dudakları bu 7 renkli halk dünyasına demelidir. Türk edebiyatında, göğsünü halka yaslamış fakat kalemini bayağılığın sınır çizgisine yaklaştırıp kırmadan en büyük bir hürlük içinde kullanmasını bilmiş sanatçılara, edebiyatçılara ne kadar ihtiyaç vardır. Aydınları asırlardan beri halk çocuklarından ayıran uçurumu kapatmanın bir yolu da halka inerek onu bütün aydınlara tanıtabilmektir. Bu hal, bizi daha sonsuz zevkler ülkesine götürecek, nice zamanlardır halka kapalı kalan vicdanlarımızı en helal sularla yıkayacaktır.

Halk yığınları… Onlar sevdaya bile daha asil, daha yeni renkler katacaklar, gönle taptaze ışıklarla dolacak, sanata şan olacaklardır. 

Şu aksakallı ihtiyar komşu, şu ölene kadar muntazam bir saat gibi işleyerek her gün yoğurt satmaya mahkûm satıcı, şu sefaletinden ölse de sır vermek istemeyen yoksul aydın, şu her vatan sözünü duyuşta ağlamaklı olan iyi insan Ali Çavuş, hayatı pencere gerisinde temaşa eden küçük halk tabakası kızları bir, kahramanlıkları dünyaya gelmeden başlayan yalancı pehlivan, komik hatip, şu dindar çapkın, şu öteki, şu beriki…

Halkın paha biçilmez irfanlı çocukları olan ve edebiyatımızda bir değer olmaya başlayan genç arkadaşlarım öyle sanırım ki artık onlara demet demet güller atacaksınız. Çünkü onları anlatmanın zamanı geçmiş değildir. Çünkü analar, evlatlarından gördükleri bir günlük sevimli hareket karşısında bütün eski ihtimalleri hoş görmesini bilmişlerdir.


Şardağ, R. (1945, Mart 15). Edebiyat ve Halk. Ant, 1: 1, 4. 


Desteklerini esirgemeyen Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın