Ağız ve taam

Gazetelerde sık sık görürüz, bilmem kimin ruhuna mevlit diye yazılır. Neden mevlûd değil de mevlit? Bir mesele. Bu kelimenin gerçek telaffuzu doğum manasına gelen mevlittir. 

Fakat Türk halkı, kendi soyundan gelen bir şairin, devrine göre en duru bir Türkçe ile yazıdığı “Mevlid”ine mevlûd adını vermiş onu kendi dilinin fonetik kaidesine uydurmuştur.

“Efendim, asla tabi olalım” denebilir. O taktirde hemen haber verelim ki, Fakir Süleyman Çelebi’nin altı yüz sene önce yazdığı bu eserin asıl ismi, “Vesîletü’n-Necât”tır. 

Mesele sandığımız kadarından daha ehemmiyetli ve yaygın bilhassa Türkçe şarkılarımızda ve eskiden konmuş isimlerimizde kendini gösterir. Mesela, modern bir besteci: 

“Seni sevmeseydim eğer bu dürlü yanmazdım”

demiş. Neden “dürlü” de “türlü” değil. Türk halkının ses uyumu “dürlü”yü bir asır önce “türlü” yapmıştır. Eğer bu kelime, en eski sözlerden teşekkül etmiş bir cümle örgüsü içinde geçseydi, “dürlü” olarak kullanılabilirdi. Çünkü arkaik bir uslûp vardır. Onun kendine mahsus dünkü havasına uyulabilir, bu lazımdır. Mesela, “Bakmıyor çeşm-i siyah” olamaz. Bu arkaik uslûp içinde yazılmış bir güftedir. “Bakmıyor çeşm-i siyeh” demeliyiz. Fakat öte yandan, “Bakmıyor o güzel kız bana” diyeceğiz zaman da, “Bakmıyor ol güzel kız” diyemeyiz. Bunun gibi, bugün, “Muhyiddin” diyenler var; neden “Muhittin” değil. “Nur-ed-din” diyenler var; neden “Nurettin” değil. 

Kısaca eski ağıza yeni taam değil, yeni ağız; yeni ağıza da eski taam değil, yeni taam lazımdır. 

Kelimelerin de tanınması lazım gelen hakları vardır. 


Şardağ, R. (1953, Nisan 4). Günübirlik/Ağız ve taam. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın