Bir dostum anlatıyor: Geçen Cuma günü Hisar Camii’nde namaz kılacak yer bulamadım. Güç belâ dasdaracık bir köşe görerek sığındım. Secdeye gelecek yer biraz temiz olmadığından cebimdeki gazeteyi yaydım. Tam bu sırada, yanımda niyet etmekte olanlardan biri, kıyama kalkmış iken koluma yapıştı:
– Hişttt! Günah, kaldır gazeteyi!
Bizimki pek lâfını sakınanlardan değil ama, Allah’ın mâbedinde asıl konuşmanın günah olduğunu bildiği için mukabele etmemiş.
Şimdi biliyorum, hepinizin aklına, bu yobaz döküntüsünün yaptığı gibi türlü ukalâlık gelmiştir. Tramvaydasınız. Biletçi ile bir muarazanız vardır. Sümüğü akan bir çocuk size müdahale eder. Sinemadasınız, yanınızda oturanlardan bir kaçı perdede olan kavgalara karışmak ihtiyacı ile, kıçı üstünde vire döner ve size oyunu haram eder. Helâlinden veya haramından bir hanımla bir erkek tenhaca bir yerden geçmektedir; dili ve daha doğrusu akıl şirazesi bozuk olanlardan bir veya bir kaçı tarafından şifahi tasalluta uğrar. Hülâsa caddede, dairede, eğlence yerlerinde, elinizi cebinize sokup çıkarana kadar bir düzine ukalâ ile karşılaşmanız mümkündür. Ama asıl üzerinde durulacak bir mesele var: At sineği gibi pis ve fuzuli bir izaç (can sıkma) sebebi olan bu kimselere nasıl olmuş da galat olarak, “ukalâ” demişiz. Tarihin hakim mertebesine ermiş en büyük akıl sahiplerine verilen bu şerefli söz ne diye böyle çirkin bir sıfat olarak kullanılıyor! Ey Sokrates‘in ve ey Rousseau‘nun ruhları, ey ebedi ukalâlar, bizi affedin.
Şardağ, R. (1953, Nisan 14). Günübirlik/Ukalâ. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

