Telaffuz fukaralığı

Dün, sonunda “reca etmek” kelimeleri bulunan bir müsvettemi, daktilo ile “rica etmek” diye yazıp getiren memur arkadaşım, bana, imlâ kılavuzunun bu kelimeyi “rica” diye aldığını söyledi. Bir defa hemen haber vereyim: “İmlâ kılavuzu dediğimiz” bu küçük cep kitabını -iyi niyetleri malûm, fakat dil davasında yetkileri münakaşa götürür- türlü mesleklerden gelme bir kaç arkadaş hazırlamıştır. İmlâ kılavuzu, İstanbul diyaleğine uysun diye, “reca”yı bozup “rica” yapmıştır ama, öte yandan İstanbul’da halkın ağzında “mustarip” olarak kullanılan bir kelimeyi -aslı “muztarip” olmasına rağmen- aslına dahi benzemeyen bir şekle “muzdarip” şekline sokmuştur. Mesele, işin bu tarafında değil. Zira bu kılavuz, devletçe ilmi bir heyete yeniden yazdırılabilir. Fakaz biz, neden “reca”yı “rica” yapıyoruz? Buna ehemmiyet vermemiz lâzım. Zira dilimizde, “konuştuğumuz gibi yazmak” formülünü ziyadesiyle ifrata götürmüş vaziyetteyiz. Nasıl canım istediği gibi, aklımıza estiği şekilde giyinip sokağa çıkamıyorsak ağzımıza gelen her lâfı dışarı fırlatmadan evvel, dilimizde gezdiriyor, ona itidal ve makuliyetten biçilmiş bir elbise giydiriyorsak, kelimelerimizi de İstanbul şivesi pahasına altında bir artikülâsyon tenbelliğine mahkûm etmemeliyiz. Aslı “eczahane” midir? Haydi İstanbul şivesi “h”yı attı, peki “c”yi niçin “z” yapıyoruz; “ezzane” diyoruz? Halbuki bu kelimenin “kestane”den farklı bir hüviyeti olmalıdır ve onu “ezzane” diye telâffuz etmemiz İstanbul diyaleği icabı değil, bal gibi dil tenbelliğidir. Bunun gibi, İstanbul şivesidir diye alın bir kelime: “Göynüm”. İstanbul ağzıdır, konuştuğumuz gibidir diye alın bir kelime daha: “Annane”. Neden “gönlüm” değil, neden “anne anne” değil?

Dikkat edin; yabancı dil öğrenen öğrencilerimiz, İngilizce’nin telâffuzunda çok sıkıntı çekiyorlar. Zira bu Anglosakson milleti, telâffuz cihazını çalıştırarak, her sesin büklümlerinde gizlenen zevki duyar. Bir profesörümüz, bir zamanlar kendi adını “Ismayıl” yazacak kadar komikleşmişti. Medrese üslûbunu müdafa etmiyorum. “Kitabi olalım” demiyorum. Fakat henüz her ayrı semtinde ayrı bir şive ile konuşulan “İstanbul şivesi” veya “ağzımızdan çıktığı gibi” bahanesi altında dil tenbelliğine, telâffuz fukaralığına yuvarlamayalım. Aksi halde İstanbul’da böyle konuşuluyor diye, “kahve”ye “kave”, “bir”e “bi”, “Ahmet”e “Amet”, “Mehmet”e “Memet”, “yapacağım” yerine “yapıcağım” demekte hiç bir mahzur olmaması lazımdır. 


Şardağ, R. (1953, Ekim 28). Günübirlik/Telaffuz fıkaralığı. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın