Nur ve irfanla bezenmiş bir baş daha gitti. Zamanımızın nayzenlerinin üstadı sayılmak caiz olan Süleyman Erguner de İstanbul Radyosu’ndan, zahirde bizlere, gerçekte Mevlâsına doğru üflediği mansurunu koltuğu altına alarak Cenab-ı Hakkın mekânına doğru sefere çıktı. Daha bir kaç ay evvel bu sütunlarda fethin “500”üncü yıldönümü münasebetiyle İstanbul Radyosu’ndaki Meragalı Abdülkadir‘in eserine, Rastlı yaptığı medhal hakkında derin vecde boğulmuşcasına fikirlerimi yazmıştım. Daha on gün önce, bugün radyo sütunumuzda değerli yazısını okuyacağımız kemençe üstadı Cüneyt Orhon‘la ve Münir Nurettin‘le kulis arası medh-i senasını yaptığımız Erguner, Mevlânâ’nın bu bilmem kaçıncı manevi göbekten gelen torunu, ilâhi sazla hâk-i siyeh olsun, reva mı? O da, Veli Bey üstadımızdan, hatta Nasibin Mehmet‘ten sonra o da gitti. Sahip olduğu hazineden mahmur gözlerinin çapaklarını silmekle meşgul olan mesûllere bir şey öğretmeden, kendisinden faydalanmasını bilemeyenlerin ihmali karşısında musikimizin ebedi haslet ve sırlarını göğsüne gömerek o da gitti.
“Dinle neyden kim hikâyet etmede” diyen Mevlânâ’yı Rumi’ye uyarak hiç olmazsa, derin rüzgârların mistik uğultularıyla titreyen nayini ve mansurunu dinliyorduk. Ondan da olduk.
Yine onun büyük ceddinin dediği gibi nasibimiz şu oluyor:
“Dinlemezsen savt-ı nayın ruhunu
Dök eninle dü çeşmin nurunu”
Şardağ, R. (1953, Aralık 6). Günübirlik/O da gitti. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

