Bir eser daha

İzmir bir eser daha kazandı. Yeni Devlet Konservatuvarımız, bu tarihler yaşamış şanlı şehrin halkına kutlu olsun. 

Türk musikisinin, bu memlekette beş çeşitine hak diyenlerdenim. Bütün cife (kokuşma) ve pisliğine rağmen bir piyasalık alaturka müzik vardır; piyasanın kârı ve haddi olmayan, eski fasılların bakiyyesi bir meyhane müziği vardır; halâ yaşayan bir nesil için ve hatta arkaik zevke düşkün olanlar için sevilen ve varlığı reddedilemeyen bir realitedir; bu da ikinci çeşit Türk müziğidir. Avrupa’nın dans orkestralarından aşıremento melodilerle ezik, baygın, yıvışık ve melankolik nağmeleri Türkçe adaptasyonlar halinde tekrar eden caz müziği vardır; bu da galiba üçüncü çeşit Türk müziğimiz olacaktır. 

Musikimizin dördüncü çeşiti aydınların ve orta tabakaların yüz yıllardan beri hayran olduğu, ağalar, çavuşlar ve üstadların, içinde kompozitör olarak yer aldığı müziktir. Klâsik adını verdiğimiz bu musiki, devrini tamamlamakla, mektep olarak fonksiyonu kalmamış bulunmakla beraber, tarihi anıtlarımızdır. Ata yadigârıdır. Klâsik aşkın, hasretin ve canan ateşinin kırk dereceye ulaştığı ölmez lâhinlerdir. Dördüncü çeşit Türk musikisi de budur. 

Ya milyonlarca köylümüzün ve naif sanata tutkun şehirlimizin hayranlıkla takip ettiği yurttan ve memleketten gelme nağmelerin musikisini unutabilir miyiz? Bu, beşinci çeşiti teşkil eden Türk müziğinden başka, bir de Avrupa’nın kendi tekniğiyle şaheserlerini ortaya dökmüş olan Batı müziği var. İşte Türk müziği gibi görülen, aslında bizimle ilgisi, insanlığın malı olmaktan ibaret bulunan bu, fügler, sonatlar, uvertürler, şanlar, recitatifler, senfonilerle yüklü Batı musikisi Türkiye’de devletin himayesindedir. Aksiyonuna kavuşmuş ve içinde, her milletin kendi rengi ve üslûbu ile ayrı ayrı deha örneklerini sunduğu bu müziğin tekniğini bilmekte hem fayda, hem zaruret vardır. Otomobil yedek parçalarının imâli için nasıl batılı tekniğe muhtaçsak, bunda da ihtiyaçlı durumda bulunduğumuz inkâr edilemez. İşte bu sebeple devletin İzmir müzik okulunu bir konservatuvar haline getirmesini taktirle karşılamalıyız. 

Ama bir nokta unutulmasın: Yirminci yüzyılın yarısı ötesinde, ancak konservatuvarlara yadigâr kalması gereken Türk müziği, yenisini ortaya dökememiştir. 

Alaturka köçekçeyi bir kaç seslik bir tanassurla modernleştirmek isteyenlerin benzeri gayretleri, yirmibeş senedir Türkiye’de halkın seveceği yeni bir musikinin yaratılmasında zırnık hizmette bulunmamıştır. Sebebi de, asıl ruhun, bu konservatuvarlarda öğretilen Batı müziğinden elde edileceğinin sanılmasındadır. 

İzmir konservatuvarına devam edecek olan gençler! Batı edebiyatının şaheserleri dilimize çevrildi, hayran oldu; ama, bizim diye onlarla övünmeye hakkımız var mı? Michael Angelo’nun “Rafaello”sunu kendi milletimizin bir eseri gibi sırtlayabilir miyiz? İzmir konservatuvarında, insaniyetin bahçesinde açan bütün çiçekleri koklayın ve lâkin, “Sizin asıl musikiniz budur!” diyen hocalarınıza da aldırmayın! Sizin asıl musikiniz, malesef bugün teknik geriliği yüzünden hayata, güne mana katamamakta olan dünkü Türk müziği eserlerinizdir. 

Dâhî İsmail Dede‘yi külâhından, cübbesinden soyun; temiz ruhunu duyun. Itri‘nin ikalarını değil, nabzını duyun. Kısaca babanızın kılık, kıyafetine bürünmekten, eski atalarınızın tavırlarından sıyrılın. Ama onların atalarınız ve babalarınız olduğunu unutmayın!

Küçük yavrularımız! Yazık ki, bugün çağdaş bir musikimiz yoktur. Ama aydın ve orta tabakanın alaturkasını, köylülerin ve bir kısım aydınların memleket müziğini itmekte, görmemekte devam edersek daha bir asır Türk musikisinin doğacağı da yoktur. 

Okuyun, dinleyin: Müzik bakımından Alman’da felsefeyi, Fransız’da muvazeneyi, İtalyan’da hafif ve uçarıyı bulun. Sonra da bize dönüp bu yeni teknik içine sığdıracağımız Türk milletinin ruhunu, ateşini bulun!


Şardağ, R. (1958, Aralık 27). Günübirlik/Bir eser daha. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın