Tarîkat ne demektir?

Bir okurum Karşıyaka’dan yazıyor: “Bergama’da basılan Nakş-ı Bendî’leri duydunuz mu? Tarîkatçılık hakkında bizi tenvir edin; gerçi siz de Mevlevîsiniz ya..”

Hemen cevaplayayım:

İslâm dini, bozulmuş Hıristiyanlıktan ileri ise, bunun sebepleri başında, Allah’la kul arasına hiç kimseyi veya kurumu karıştırmaması gelir. Ne aforoz, ne günah çıkarmak. Fakat buna rağmen tarih içinde, halk ve aydınlar arasında bazı ermiş kişilere inanıp doğuştan gelme beyanları etrafında bir nevi yarım siyaset teşkiller kurulduğu da biliniyor. İşte, tarîkat dediğimiz budur. Bir Tanrı velisine gösterilen sevgi, öldükten sonra şekle seremoniye bağlanır; dinsel bir yön tutar. Şehir ve kasabalarda zaviye ve tekkeler kurulur; buralarda dinimizin emrettiği belirli ibadetler dışında fazlası ve daha tesirlisi eda edilir. Şehirlerde görülen Mevlevîlik, Nakşıbendîlik, Kadirîlik; köylerimize kadar yayılan Alevîlik, Şiîlik, Bektaşîlik bunlar arasındadır. Tarîkatların bir kısmı iyice siyaset kokar: Türk milliyetçiliğini korumaya çalışan ve Hazret-i Ali’ye, Peygamberimize yakın bir sevgiyle bağlanan Alevîlik gibi. Bir kısmı tamamen siyasî ülkü güdülerek meydana getirilmiştir. Şah İsmail’in İran’da fışkırtıp Şark illerimize kadar yapılan ve Hazret-i Muhammed’ten sonra Hazret-i Ali’nin halife olması gerekeceğini savunun Şia mezhep ve tarikatı gibi. İran’ın bütünlüğünü korumak amacı ile ortaya sürülen bu tarîkat olmasaydı, galiba Türk orduları bu devleti bir kaç defa dümdüz edip kendi millî rengine boyayacaktı. İsmailiyye mezhebini İran’da kuran Hasan Sabah’ın eski arkadaşı olan vezir Nizamülmülkten ve Melik Şah’tan intikam almak üzere ikilik yaratmak hedefini güttüğü de tarihçe bellidir. Bunlar içinde Mevlevîlik ve Nakşıbendîlik bir eyyam-ı taassuba karşı müsamahayı müdafaa etmişler, hususiyle Mevlevîlik hemen beşyüz sene asıl karakterini kaybetmeden yüz yıl da dejenere olarak süregitmiştir. Fakat Türkiye’de hürriyet rüzgârı estiren, engin müsamahanın sahibi büyük Atatürk tarafından da haklı olarak ortadan kaldırılmışlardır. Bir zamanlar güzel ses, enstrüman, yabancı dil ve bediî raksı talim ederek konservatuvar ve hatta akademi rolü oynayan Mevlevî tekkelerinin, Atatürk’ün yere yıktığı günlerde bir meskenet ve ahlâksızlık yuvası halini almış bulunduğunu da bilmeyenler kalmamıştır. 

Bugün bizde ve dünyada her türlü düşüncenin beslenebilmesi ve savunulması açıkça mübah iken kapalı köşelerde toplanmayı hedef tutan her türlü gizli teşekkül sadece kanunun pençesine tevdiye mecbur kaldığımız bir teşekkül değil, aynı zamanda kokmuş kafalarına tuz ekilesi ve acınası bir haldir. Netekim insanlık sevgisi Hazret-i Musa’dan bu yana bütün peygamberler tarafından ilân edilmişken, Şeyh Sadî’nin sekiz asır önce, “insan evlâdı, bir vücudun birbirini bütünleyen organlarıdır. Parmağın sızısı bütün vücuda yayılır.” dediği de malûmken, bu fikirleri, perdeleri örtük, bir çatı içinde sanki yasak bir inanışı savunuyorlarmış gibi sun’i olarak savunan Masonluk da, bu anlamda modası geçmiş, göstermelikten ibaret kalmış bir tarîkattir. Bergama’da basılan tarîkati ise bu düşünce ile ayıplarım ve bu hususta çok sert davranılması yanında uyarma gayreti gösterilmesini temenni ederim. Benim Mevlânâ’ya bağlılığım ise Mevlevîlikle asla ilgili değildir. “Ben Hazret-i Muhammed’in ayağının tozuyum” diyen ve felsefesi insanlığı kucaklayan, Allah’a iman ateşi bütün aşıkların gönlünü tutuşturan iyicil, mütevazı, büyük ve ermiş Mevlânâ’nın kendisidir vurgun olduğum, çömezleri değil. Lütfen aziz okuyucum beni yanlış anlamayın!


Şardağ, R. (1959, Ocak 29). Tarikat ne demektir?. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın