Tahir Bey diyor ki: 

Dilkeşhaveran beste, Al bulûz ve iş işten geçtikten sonra gelen…

Oldu bir defa, bu maceranın bir kısmını ağzımdan kaçırdım. Sizden başka kimsenin duymayacağına, bilmeyeceğine de emin olduğum için hatm-i kelâm edeyim: İşte efendim, bu yeşil gözlerini ipek çarşafı altına gizlenen yüzünden bir çağla çeşnisi içinde gördüğüm ve bir kaç defa da yüzünü, örtüyormuş gibi yaparak çarşafını açıp kapaması sırasında seyrettiğim, geçmiş asırların serv-i revan dediği sülün gibi, kaygan vücutlu genç kadını bir türlü bakışlarıma çekemiyordum. Bir incizabın tutuşturduğu ateş, bütün benliğimi sarmıştı. Bir defasında elimi bıyıklarıma doğru götürerek ve gûya bıyıklarımı düzeltiyormuşum gibi yaparak son bir gayret ve cesaretle yavaşça “kız, hıyaneti bırak artık; bana yar ol!” deyiverdim. Siratle yanımdan öyle bir kaçtı ki.. İşte siz buraya şimdi mim koyun Rüştü Bey! Gelelim amatör müezzinliğimize: Bir yatsı vakti, Süleymaniye Camii minaresinin son şerefesine çıkmış ve tatlı bir Hicazla yatsıya girmiştim. Henüz ezanın yarısına gelmemiştim ki yakındaki büyücek bir evin açık penceresindne büyük bir lâmbanın birden yandığını (o zamanlar elektrik yoktu) ve lâmbanın arkasında ateş gibi al bir cismin sallanmakta olduğunu, biraz dikkatlice bakınca da bu ateş cismin arkasında diğer bir cism-i lâtif bulunduğunu seçmiştim. 

O günlerde ani bir kararla hüsn-i ahlâkını ve güzelliğini yakından tanıdığım bir yakın ahbap kızı ile de evlenmiş bulunduğumu söyleyebilirim. Evliliğimin üzerinden bir sene geçmişti ki bir Kurban Bayramı sabahı, müezzin efendinin ve bazı dostlarımın naçiz sesimde buldukları ve taktir nişanesi saydığım, iltifat telâkki ettiğim hususiyet dolayısıyla tekrar Süleymaniye’nin minaresine çıktım. Yaradan’ın adını ve kudretini cihana haykıran Bayram Salâtı’nın musikimizdeki mevkii malûmdur. Hatta bir Viyanalı müzisyenin hayran kalarak notaya aldığını bildiğim bu ağlatan, doyuran ve insanı bütün kir ve riyalardan kurtaran rabbine yaklaştıran besteyi okumaya başlamıştım ki, aynı cihette, aynı evde, lâmbanın arkasında aynı lâtif cismin al bir bluzun gerisindeki hayalini tekrar seçtim. Bu gece sesim neden böyle güzeldi? Bir bilinmez sıcak nefes sanki ruhuma dolmadaydı. 

“Aleyke ya seyyidina..” diye devam ederken adeta kendimi kaybetmiştim. Minareden indim. Eve giderken ışık yanan evin önünden doğru gayri ihtiyari yürümeye başladım. Tam evin önüne geldim ki bir de ne göreyim: İhtiyar bir hacı nine ve yanında da al bulûz giymiş otuzunda harika bir kadın, kapı önünde değiller mi? Hacı nine:

– “Evlâdım” dedi. “Allah bağışlasın, sesin çok güzel”. Genç kadın çarşafını yarı yarıya atmıştı. Bir de baktım ki benim, lâmbanın arkasından gördüğüm bu kadın, sokakta bir türlü yüzüme bakmayan o yeşil gözlü şaheser kadındır. Kaç para eder? Evlenmiştim, mesudum yeni maceralar devri benim için kapanmıştı. Hem anladım ki, bu kadın benden ziyade Dilkeşhaveran makamının o nefis salâsına meclûp olmuştu. Benim aylarca bend edemediğimi, o güzel beste bend etmişti. Şâirin dediği çok yerindedir:

“Sunar bir cam-ı memlû bin tehî peymaneden sonra
Felek vefk-i murad üzre döner amma neden sonra”


Şardağ, R. (1953, Kasım 4). Tahir Bey diyor ki:. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın