İstanbul, İslâm ordularının kaç defa kuşatıp zaptına muvaffak olamadığı bu şehir mutlaka Fatih Sultan Mehmed‘in dev iradesiyle kapılarını Türk’e açacaktı. Fatih, bir gece Sadrazam Halil Paşa‘yı yatak odasına çağırıyor: “Bak” diyor, “Lala!, şu bozulmamış yatakla, bu uyku tutmamış hükümdarı gör! Çok uzun değil, pek kısa bir zamanda İstanbul Rumlardan alınacaktır.”
Müthiş hazırlık. Rumelihisarı’nın inşası. Konstantin’in anlaşma yolunu bulmak üzere gönderdiği sefirler gerisin geriye gönderiliyor. O ne askerî yığınak ve malzemedir Yarabbi! İŞte size bir top numunesi: Çap 12 karış, uzunluk 32 ayak, attığı merminin ağırlığı 600 kg. Bu topu taşıtabilirseniz taşıtın bakalım! Altı yüz asker ve yüz baş öküz çekemiyor.
Ve sonra dünyanın en müthiş ve mukavim surları arkasına çekilerek düşmanlarına ölüm yağdırabilecek olan Bizans ordusu. Ama surlar uçuyor, denizde atlar, karada vapurlar yüzdürülüyor. Zira mukadderat günü gelip çatmıştır. İstanbul artık Bizans’ın hakkı olmaktan çoktan çıkmıştır. Surların içendekiler, istavroz başında hangi mezhep önünde dize gelmek, hangi fani Aziz’den medet ummak icabedeceğini münakaşa ederlerken, surların dışındakiler kâinatın hakimi olan tek Allah’a inanmaktan başka hiç bir hurafenin esiri değildiler.
Surların içindekile, istilâ ettikleri memleketlerin halkını tepe tepe kullanarak parazit solucanlar gibi şişmişler ve patlamaya müheyya bir hale gelmişlerdi. Surların dışındakile İslâm dini uğruna, fazileti ve hakkı bir ülkeye daha ulaştırmak uğurana bütün millî varlıklarını ortaya sürmüşlerdi.
Surların içinde toplanan halk: “Konstantiniyyede Kardinal şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmek evlâdır.” Surların dışında toplanan halk ise: “Götür ey Padişahımız bizi, Tanrımız istedikçe O’nun yüce adını ve büyük adaletini yaymak üzere, dilediğin noktaya kadar götür!” diye haykırıyorlardı. Bugünkü Yunan, dünkü Bizans’ın ne devamı, ne de artığı olmamakla beraber, Fatih’in İstanbul’u zaptettiğine hâlâ kızanlar olursa gülmek lâzım. İstanbul Fatih’i bekliyordu. Safsatanın, haksız, adaletsiz ve ceberrut bir nizamın yere sermeye hazırlandığı bu köhne Bizans’a bir defa vurmak kâfi geldi. Gerçi askerî, siyasî ve coğrafî imkânsızlıklardan dolayı bu vuruşun amansız olması lâzımdı. Sultan Mehmed’e sanki ilâhî bir kuvvet sesleniyordu:
“Vur pençe-i Âlî’deki şemşir aşkına”.
O da vurdu. Yedikule’den, Tekfur Sarayı’ndan ve Topkapı Sarayı’ndan olmak üzere üç kola ayırdığı kuvvetlerle vurdu. Edirnekapısı’ndan içeri giren devirler deviren Türk İstanbul’u fethetmişti.
Şardağ, R. (1953, Mayıs 28). Günübirlik/Devirler deviren. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

