Arap medeniyetinde camiler şerefesizdi. Bizans’ta kubbeler biraz mahaddepçe idi. Biz hem kubbeli, hem minareli camiler yaptık, Şark’tan da Bizans’tan da tesir aldık. Ama İstanbul semalarına uzananlar bütün dini mâbedlerimizde bir Türk üslûbu yaşamaktadır. Süleymaniye’nin kubbe saçaklarını, geceleyin denizi yakan yakamozlar gibi karanlık, loş ve mor ışıklara boğan o harika çiniler Konstantiniyye’nin Türk’ten yediği ebedî damgalardır.
Günlerimizde bile fayda ve tesiri üzerinde münakaşa edilmeyen halk çeşmeleri o zamandan başladı yapılmaya. Hanlar, uzun bir şerit üstüne sıralanan odalarıyla gurbetzedelere, yabancılara, düşkünlere, gariplere mesken olan Kârvansaraylar, imaretler her köşede çiçeklendi. İlim ve marifet mi? Açılsın medreseler!… Fetih günü kendisine verilen buketi hocası Akşemseddin‘e uzatan Fatih‘teki olgunluğu düşünün! İnsanoğlunu hırstan ve sarhoşluğun cazibesinden kurtaracak olan ilmi öven! Şer’i hukuk, kanun , adalet ve ilim en uzak köşelere kadar hükmünü yaydı.
İstanbul bu cennet şehir, o zamandan beri sakinlerine güzel gelmişse, biraz da manalı, dolu ve vasıflı bir şehir oluşundandır bu!
Ne vardı onun taşında toprağında, her asrın en güzideleri İstanbul semaları altında serpildi. Nef’i‘ye bakın, Hasankale’den ayağının çarığı ile geldiği bu şehirde bir yol kendini kaybeder.
“Gördüm seni gönlüm ile dîdem ile bir kez
Ol cilve vü gîrişmeni dünyada unutmam
Sofi ne kadar bilse beni bade unutmam
Gerçi ona da var nazarımda ulu izzet
İstanbul’a üftadeyim üftade unutmam”
Bu bir defa göz ve gönlü ile gördüğü, işvelerini tanıdığı şehre tutkun ve düşkün olup onu unutmamak Nef’i‘nin koca bir divan edebiyatı heykeli olmasına kâfi geldi. Hayalî İstanbul’u Kanûnî ile manalı buldu. Kanûnî’yi övmek isteyen bir gazelinde, yine, bu dünyanın en büyük hükümdarını İstanbul ile mukayese etti.
“İstanbul ol şehr-i Yusuf likasız
Hemen üstü açık zindana benzer”
Niyaz ve yalvarış kollarını Süleymaniye’siyle Allah’ına uzanmış olan Koca Sinan İstanbul’da ulaştı. Sarayları, Çinili Köşkü yedi renkli güneş yağmuruna boğan o menevişli Çini Saltanatı İstanbul’da ebedileşti.
Tabiat bu, dekor bu! İstanbul bu! Aşkı görülmemiş, duyulmamış, tadılmamış inceliğe götürdü. Maddi saadetin, şeref ve şanın en yükseğine çıkmış olan padişahlar da dahil oldukları halde bütün divan şairleri kendi kendilerine yarattıkları ızdırıpta, aşk ızdırabında bahtiyarlığın hazinesini buldular. İstanbul’da yontulmuş olan bu altı yüz senelik elması görmesini bilmez. Kara ve kömürlü gözleriyle tahkir etmeye çalışanların, bize lâyık görmedikleri bu ızdırap, pis bir kederin ve ye’sin şiiri değil, İstanbul’da icat edilmiş ve şiiriyete ulaşmış bir büyük cefanın san’atı idi. Nevres-i Kadîm şu iki mısra ile müsamahadan mahrum, tarihi bugünkü anlayışıyla mütalaa etmeye kalkan Kıyasü’n-nefis’çilerden ne güzel intikam alır:
“Bîderdim ey felek bana bir gam tedarik et
Bir başka zevk özge bir âlem tedarik et”
Aşk bu! İstanbul bu! Güzellik bu! Derlenmiş, kopya bir kültürle değil, Türk kalmış bir gönül ve tahassüsle görülebilecek olan incelik bu! Nihayet, efendim işte bu mısraları süsleyen Fatih bu! “Sevgilim beni alsın, alsın da saçlarının zincirlere benzeyen yumaklarına bağlasın! Allah’ım beni onun kulluğundan ayırmasın! Dilberin cefası, düşmanın kusur ve ayıp görüşü, ayrılık acısının insanı yakışı, gönlün manasız bir hakimiyet değil, manalı bir za’fa düçar oluşu.. Hey Allah’ım! Ne güzel, ne güzel! Bütün bunlara razıyım. Sen beni bu türlü türlü dertler için yaratmadın mı?”
“Zülfünün zincirine bend eylesin şahım beni
Kulluğumdan etmesün azad Allah’ım beni
Cevr-i dilber ta’n-ı düşmen suz-i firkat za’f-ı dil
Dürlü dürlü dert için halk etmiş Allah’ım beni”
Nedim en büyük İstanbul şairi, İstanbul’u meşhur kasidesinde hülâsa eder:
“İstanbul’un evsafını mümkün mü beyan hiç”
Şardağ, R. (1953, Mayıs 31). Günübirlik/Mümkün mü beyan… Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

