Dev orduları yenenlerin musikisi: Mehterhane

Dokuz katlı mehterler – 150 kişilik cenk orkestraları – Gafil ne bilir?

Garpta 19. asıra gelene kadar canlı ve dinamik bir hüviyete bürünemeyen orkestralara mukabil, Asya’dan beri incele incele, çeşitli aletlerle takviye edile edile gelen asker muzıkalarımız nihayet Osmanlı Mehterhanesi haline girdiği zaman müthiş orkestral bir kuvvet olmuştur. Bir Mehterhane’de muvazzaf ve yedek olmak üzere 200 ile 300 arasında eleman mevcuttur. Şeflerine “Mehterbaşı” denir. En usta çalgıcılardan mürekkep olan Mehterler bilhassa enstrümantal musikimizin inkişafından sonra saz eserleri çalmaya başlamışlardır. Bûselik ve Segâh makamlarından Şükûfezâr, Şeddü’l-Asr peşrev ve saz semaileri en fazla ihtişamla icra edildikleri eserlerdir. 

Bir mehterhanenin müzisyen dizisi kat esasına göre tertiplenirdi. Meselâ “iki katlı Mehterhane” demekle, her sazdan iki adet mevcut manası anlaşılırdı. 

En fazlası 9 katlı olan Mehterhanelerde her sazdan 9 adet var demekti. Yavaş yavaş bütün Türkiye şehirlerine yayıyan Mehterhanelerin en azametli dizisi 5 namaz vaktinde 16 zurna, 16 davul, 12 boru, 20 nakkare, 7 zil ve 4 kös’ten ibaret sazlarla icra edileniydi. 

Hele bu 75 kişilik takımlar padişah bizzat harbe gidince iki kata çıkarılır, 150 kişilik bir cenk orkestrası bu muharip milletin kahraman çocuklarına dev gibi orduları yendirdi.

Her şehirde böyle azametli bir orkestra imparatorluğun geniş vilâyet kapasitesini de düşünün Avrupa, elini şakağına atmış düşünüyor: 

Bu takımlar nasıl yetiştiriliyor? Nasıl çoğaltılıyor? Nasıl yaşatılıyor? Nasıl idare ediliyor?

Avrupa bu sırrı öğrenmek için Türkiye’ye akın etti ve her gelen bir şey öğrendi, faydalanarak öyle gitti. Hammer bu en büyük tarihçi, haklı olarak “Histoire de l’Empire Ottoman” adlı eserinin harfleriyle 42. yaprağında işeret eder: “Türk ordusunun muzıkası bütün Avrupa milletlerince kabul edildi.”

Evliya Çelebi, garp çok sazlı, orkestral tegannilere asker muzıkalarında henüz alışmadığı bir sırada Türklerin okumuş ve halk çocukları olarak ondan duydukları zevki uzun uzun tahlil ettikten sonra birinci cildinin 644. yaprağında şöyle der: 

“Makam-ı Rehavî’de Sûznâk faslı ederek ubur ettiklerinde insan müstağrak-ı dehşet olarak tiril tiril titrer. Gûyya sûr-ı İsrafil işitmiştir zannolunur. Ama bunlardan trompette, erganon ve İngiliz borularının sefer vaktinde savt-ı hazinleri insanı mest eyler.”

Sevgili okuyucularım, mehterin bir de marşı vardı. Mahur makamı içinde seyreden bu marşın sözlerinden bir kıtasını yazıyorum: 

“Gafil ne bilir neşe-i pür şevk-i vegayı
Meydan-ı velâdetteki enva-ı safayı
Titretti bütün ruy-i zemin arş-ı âlâyı
Allah yoluna harp edelim, şan alalım şan
Kur’anda zafer vadediyor hazreti Yezdan”

Sözlerinin manası:

“Gafil kavga ve savaşın o coşkunluk dolu neş’esini nereden bilecek? Kahramanlık ve er meydanındaki binbir safâdan nasıl haberdar olacak? Bu sesler, bu müzik, bu coşkunluk Allah’ın arşını bile titretti. Hakk yoluna dövüşelim, şan alalım. Bu türlü mücahitlere Allah ve vatan için dövüşenlere Kur’an’da bile o, en büyük zaferi vadediyor.”

İzmir’den Halep’e Bağdat’tan, Macaristan’a, Erzurum’dan Arnavutluk’a kadar bütün Türk şehirlerinde o muazzam mehterlerin hazarda (barışta) ve seferde köylü ve münevveri birleştiren bir musiki vecdini dile getirişine ve bunu da parasız sunuşuna dikkat edin. Bir de bugünkü fukaralığımıza eğilin. 

Dünü muhakkak geri sanmak ne büyük geriliktir. Böyle düşünen bedbahtlar için Mehter marşının ilk iki kelimesi aklıma geliyor.. 

“Gafil ne bilir?”


Şardağ, R. (1953, Mayıs 29). İzahlı Radyo Programları ve Güfteleri / Dev orduları yenenlerin musikisi Mehterhane. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın