Onlara göre bizim, bize göre onların musikisi

Avrupalılar bizim musikimizi nasıl bulmuşlardı, biz onların müziğini nasıl bulduk? Cazip bir mevzu değil mi? Sevgili okuyucularımla bugün bu mevzuda çeşitli eserlerden derlenmiş görüşleri yazarak, hasbilhalde bulunacağım. 

Bizde olduğu gibi, Avrupalılarda da, cehline bilgisizliğine bakmadan çizmeden yukarı çıkanlar veya kör bir taassup ve kasıtla, düşmanlıkla hüküm ve fetva verenler vardır. 

Mesela 18. asırda bir müddet İstanbul’da bulunan Baron Tott, Amsterdam da bastırdığı “Memoires du Baron de Tott, sur les Turcs et les Tatares” adlı eserinin 157. yaprağında “fakat” der, “Musiki, Türklerin her günlük ve en alışık oldukları eğlencedir. Harp musikileri en barbar neviden bir şey oluh, koskoca köslere bir nevi topuzlarla vurulur, bunların çıkardığı boğuk gürültüler küçük nakkarelerin canlı ve parlak sadalarıyla birleşir, böylece vücuda gelen tasavvuru mümkün en son yüksek velvele ve gürültüye sadaları büsbütün cırlak gırnatalarla keskin sadalı borular refakat eder.” Bu satırlarda bir düşmanlık değil, fakat işin derinliğine varamamış olan bir cehlin bariz ifadesi aşikârdır. Fakat dostum Mahmut Ragıp Kösemihal‘in, Türkiye-Avrupa Musiki Münasebetleri başlıklı eserinin 44. yaprağında mehaz göstermeden aldığı bir pasaj, kinle karışan cehle en canlı örnek teşkil etmiş bulunuyor: “Türkler, çalgıların bilhassa en çok gürültü yapanlarını, ses olarak da ne kadar mümkünse o kadar nahoş olan sesleri severler.”

Ama yine dostumun eserinden öğrendiğime göre daha makul görüşleri ileri süren, işin mahiyetini, yani musikimizin asıl özünü kavrayanlar hakikate kısmen olsun temas edebilmişlerdir. 18. asırda İstanbul’daki İngiliz elçisinin karısı Lady Montagu Edirne’de bir kontese yazdığı mektupta der ki: “Şüphesiz okumuşsunuzdur, Türklerin musikisi umumiyetle kulağı tahriş eder diye yazarlar. Fakat bunu yazanlar yalnız sokak musikisini işitmişler. Londra sokaklarında dolaşan muzikacılardan başkasını dinlemeyen bir yabancının İngiliz müziği hakkındaki hükmü ne ise bu da onun aynıdır. Sizi temin ederim ki bu memleketin musikisi pek müesserdir.”

Buna mukabil Türklerden Avruya’ya vazifi ile gidip oranın musikisini hasbelkadar dinleyenlerden bir kısmının verdiği hüküm de cahilanedir. Bugün bile, bilmeden anlamadan, garbın, hayatı, bütün teferruatına kadar aksettiren musikisine zırıltı, tangırtı diyenlerden tutun, “Bizim musikimiz değil”, “Elin musikisinden bana ne!” gibi laflarla hareket edenler yok mudur? Anlamak için asgarî bilgi sahibi olmak, hele itham etmek için bu bilgiye mutlaka ihtiyaç olmak gerekeceğini düşünmeyenlere karşı Evliya Çelebi‘nin gösterdiği anlayış ne yaman bir ders olmaktadır. 

12 ciltlik eserinin 7. cildinde ve 313. yaprağında, musikiden anlayan, aynı zamanda bir Türk musikişinası olan Çelebi, Avrupa musikisi için şöyle der: 

“Badelfütur hemen yetmiş gûna sazendeler ve mutripler gelip cümle Rehavi makamında fasıllar edip ol kadar tarb ve iş ü nûş ve zevk ü safalar olundu kim güya Hüseyin Baykara meclisi idi. Ama cemi sazendelerin sazları asla Rum (Türk) sazlarının eşkâline ve sadalarına müşabehet yoktur ve gayet muhrik, sûznak hoşneva esvatları var ve hanendeler hençinan Rehavi makamında gûnagûn peşrev usûlleriyle terennümatlı kollar ve zeceller ve tasnifatları evvat-ı hazinler ile okudular.”

Düşünün bu büyük Türk münevveri ve kendi musikimizin bilgini, garbın dini musikisini dinlediği zaman bile ne kadar müsamahalı kalıyor ve zevk alıyor! Sokakta papazlardan dinlediği bir dini eser için işte tahassüsleri: 

“Erganon ile yahut hoş elhan savt-ı hazin ile ruhban ve subyanlar okudukta, adamın aşkından valih ve mest olacağı gelir. Zira bu âyetler ilm-i musikari üzere sofiyane usûl ile okundukta adem inşirah-ı sadr ve zekv-i derun bulur vesselâm.” (Cilt 7, s. 322)


Şardağ, R. (1953, Haziran 18). Onlara göre bizim bize göre onların musikisi. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.  


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın