İstanbul Radyosu’nun bir “Söyleyin Çalalım” mı, “Söylemeyin, fakat biz namınıza uyduralım” mı, bilmiyorum, bir plâk neşriyatı seansı var. Her neyse, maksat bu değil. Geçen gece radyonun röportajcıları fakülteye gitmişler, çeşitli meslek mensubu fakülte öğrencilerine soruyorlardı: “Hangi şarkıyı istiyorsunuz?” diye. Bir aralık hukuk fakültesi son sınıf öğrencilerinden bir genç, arzusunu dırladı. “Dırladı ne demek?” demeyin. Vallahi de böyle, billâhi de. “Efendim, be…, mükü mü unutmak nedi o akşam istiyorum…” Elektrik düğmesine basılan gürültülü bir motor gibi, konuşacağı yerde demir, maden ve kayış sesleri çıkaran şu talihsiz gencin aramızda az mı örneği var? Meclislerin her çeşidine bakın. Kaçta kaçımız konuşabiliyoruz? Vazgeçtik işin fonetiğinden. Zira bu işin ilmini bilen Türkiye’de iki kişi vardı. Biri rahmete kavuştu, biri de siyasete karıştı. Fakat, hani ilk okuldan lise son sınıfına kadar okutulan Türkçe dersleri yok mu, o dahi bize meramımızı anlatacak bir seviye kazandıramıyor. Toplantılarda “buyurun” derler, “bir şey soracak yok mu?” sanki dünyada sual bitmiş, mübarek her iş tıkırındadır; tıs! Kimsede lâf yok. Sokakta, kahvede, komşuda, resmî toplantıda, ana baba yanında türlü türlü konuşmak âdâbı varken, en resmî bir mecliste hamamda imiş gibi, otobüste, anamızın dizi dibinde imiş gibi, Büyük Millet Meclisi’nde bile -ne yazık bazen- evimizin sokak kapısında imişçesine konuşuyoruz. Buna konuşmak mı denir, a dostlar! Okullarımız, dilimizi ruhsuz ve cansız tekrar eden papağanlar ile dilsizler ve tutuklar yetiştiren devreden kurtulduğu gün, galiba taş devrinden kurtulan bir kavmin meserretine ulaşacağız.
Şardağ, R. (1953, Haziran 24). Günübirlik/Dilimizin taş devri. Ege Ekspres, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…
