Ankara’da Fasıl

Beste yapmada samimiyet

Ankara radyosunda solo şarkılarda görülen aksa­malar ve sokuşturulmuş, himaye edilmiş bet sesle­rin sebep olduğu tatsızlık­lara çok şükür ki fasıllar­da rastlanmıyor. Melâhat Pars gibi pişkin ve bilgili, Mualla Mukadder gibi kıv­rak ve güzel, Müzehher Güyer gibi körpe ve temiz üç sesi, güzel bir tonalite, bir platform içinde birleştirebilen Kozanoğlu’nun bu nadide fasıllarından yana şikâyetçi olan bir tek va­tandaş mevcut olabileceği­ni sanmıyorum. Fasıl, biliyorsunuz, gelenek icabı bir şekle tâbidir. Evvelâ peşrev denen bir saz eseri çeşidi ile başlanır. Sonra ağır­ca bir usûl ile, hiç ol­mazsa Ağır Aksak veya Sengin Semai usûlünde bes­telenmiş bir şarkı veya bir nakışla ağaz edilir.

Bunu müteakip Ağır Semai, Devr-i Hindî, Aksak, Yürük Semai, Düyek, Curcuna gibi usûller takip edilerek türlü fasılları şarkıları okunur, en sonunda yine ağır usûlde bir şarkı ve saz eseri sınıfından olan  saz semaisi ile fasıl sona erer. «Fasıl şarkıları» diye bir söz ettim. Fasıl şarkılarının hususiyetinden ve karakterinden ve eski fasıl alemlerinden, başka bir yazımızda bahsedeceğiz.

Bu akşam, Ankara’da yaz için, pek erken saat olan 17.30 da dinleyeceğiniz incesazdan Nihavent makamını takip edecek ve güzel seçilmiş şarkılar dinleyeceksiniz.

Bilhassa faslın ikinci şarkısı olup Udî Arşak Efendi‘ye âit olan Ağır Aksak usûlündeki eser, hem güfte olarak esprili, hem Nihavent makamı olarak parlak, aynı zamanda da melodik gelişmelere çok canlı bir surette yer vermiş olan bestedir. Sözlerini aynen yazıyorum:

«Ey mihal-i emelimde sararan pembe çiçek
Reng ü bû vermek için sana vermiştim emek
Acırım koklamadan ben, seni soldurdu felek
Sana can vermek için istiyorum can vermek»

Manası

«Ey emellerimin dalında sararan pembe çiçek misali sevgili! Renk ve koku vereyim diye sana az mı emek vermiştim”! Ama heyhat ki felek seni, daha koklamaya bile fırsat bulamadan, soldurdu. Belki yeniden sana can verebilirim diye uğrunda can vermek isterim.»

Yine bugünkü fasılda Rıfat Bey’in bir şarkısı var ki giriş ve kararının hususiyeti ve meyana doğru takip ettiği seyir bakımından yüzde yüz Nihavend sayabileceğimiz ve Nihavend makamını belletmek için talimî olarak öne süreceğimiz bir kaç eserden birisidir. Hep bildiğiniz sözleri şu: 

“Nerelerde kaldın en sevr-i nazım
Bana bir haber ver budur niyazım
Hasretinden acep ölmek mi lâzım
Bana bir haber ver budur niyazım”

Not: 

Bir meraklı okuyucu soruyor: «Size göre bir bestede batuta içindeki hece taksimatının birbirine eşit olmasına lüzum var mı? Bu hususta nasıl bir görüş tarzı taşıyorsunuz?»

Hemen cevaplayayım. Nâçiz bestelerimde de görüldüğü üzere ben bu şeklin çoktan terk edilmesi taraflısıyım. Bunun sebepleri birkaç tanedir. Söyle ki:

İnsan ruhu, ihtiyar dışı yarattığı nağmeleri «mutlaka şu kadar heceye tâbi olması lâzım» gibi bir görüşe mahkûm edemez. Bu bir samimiyetsizliktir.

Her mısram batutası içine giren heceler, san’atkârın duygu kâinatı içinde doğarken, peşlerinde mânâlarına uyan sesleri de getirebilmelidir. Yerine göre çekilen bir «ah» bir sessizlik zamanı bile doldurmazken, bazen, ruhun bütün macerasını hikâye eden bir «âh» iki batutayı birden doldurabilir. Şekli olmadan evvel, samimi olmak esas değil mi?

Klasik musiki bugün aynen tekrar edilmiyorsa ve tekrar da imkânsızsa bunun sebebi tahdit edici kalıp ve şekillerdir. Nasıl Divan edebiyatı şeklen o mazmunları, klişeleri vezini, imajları ile çökmüştür. Klasik musiki de öyle çöktü. Ama, yine nasıl dünkü klasik şiirimizden bugüne uzanan nadide mısralar, gazeller, şiirler varsa, klasik musikimizden de tavırları, edası muhteşem lâhni mimarisi sağlam eserler kalmıştır.

Acizane fikrim budur.


Şardağ, R. (1953, Temmuz 7). Ankara’da fasıl. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın