Klâsik müziğin yaşayan, yaşamayan tarafı

Sık sık dillerde gezen Klâsik müzik tabiri nedir? Bu hususta sevgili okuyucularıma, bu naçiz satırlara göz gezdirenlere ilmi olmaktan çok pratik bazı bilgiler vermek isterim. Bir defa Klâsik sözü üzerinde kısaca duralım. “Classe”dan, “sınıf”tan gelen bu kelimenin kökü Fransızca “Classifier”dır. “Sınıflara göre taksim etmek manasına gelir.” Cihan edebiyatının temeli sayılan Grek ve Lâtin edebiyatında Öripides’lerin Vergilius’ların temsil ettiği sanat için sonradan gelen devirler bir isim takmak, bu sanatı bir sınıfa maletmiş olmak için Klâsik demişler. Zira onların zamanında ve bu büyük ustalardan sonra gelen bir çok edipler bu kimselerin çizdiği esaslar dahilinde yürümüşlerdir. 

İnsanlık bir zaman bu çok ilâhlı devirlerin mahsulü olan edebiyatı terk etmek üzere iken rönesansı müteakip İtalya’da resimle edebiyatla Fransa’da bilhassa, Racine ve Corneille‘lerin temsil ettiği tiyatro ile tekrar klâsiğe dönmüş ve eski Grek ve Romen edebiyatını mevzu, prensip bakımından yeni duygularla bezeyerek tekrar etmiştir. Şekli, hudutu, kahramanları ve ifade tarzı bakımından bir takım kaideleri tanımak mecburiyetinde olan klâsik sanat, bizde, Divan Edebiyatı ile mukayese edilmiştir. İnsanî olan temaları ayrı ayrı cihetlerden işleyen her iki edebiyatın birbirinden her bakımdan ayrılan tarafları varsa da birbirine benzeyen cihetleri de mevcuttur. Mesela, bir eski Fransız ve Yunan sahne eseri “zamanda, mekânda ve vak’ada birlik” taraflısıdır. Yani, bir eser muhakkak bir perdede muayyen bir zamanda ve tek bir vak’a içinde cereyan etmelidir. Bu divan’da evvelâ Allah için, sonra peygamberimiz için Na’t ve Münacaat’larla başlar, sonra methiyeler, tasviri kasideler devam eder, bunları da alfabenin her harfi için yazılmış gazeller takip eder. 

Gelelim musikiye: 

Batıdaki bütün Avrupa devletlerine has muayyen musiki şekilleri vardır. Bir de ayrıca her milletin kendi bünyesine uygun millî şekilleri mevcuttur. Meselâ “lied” bir Alman şarkısıdır. Fakat bir senfoni, bir suit, bir sonat klâsik bir müzik şeklidir ve bütün dünyada bu şekillere itibar edilerek eserler verilir. Bizim klâsik müziğimiz de batıya izafeten verilmiş bir sıfattır. Onun da kendine mahsus şekilleri vardır. Meselâ “beste” diye bir şekil vardır. O, mutlaka bugün kullanılan basit usûllerle değil, büyük ve ağır usûllerle icra edilir. Bu usûller Zincir, Çember, Devr-i Kebîr gibi usûllerdir. Bir bestede, mutlaka güftenin tamamından gayri terennümler bulunur. Keza, Nakış da, Muhammes de, Murabba, Kâr, Yürük Semai de ayrı ayrı birer şekildir. Hepsinin klâsik çerçeveleri vardır. Öteki yandan Mustafa Itrî Efendi’nin yarattığı başlı başına bir şekil olan 15 dakika kadar devam eden bir Neva Kâr vardır. Bu, sanki Beethoven’in, senfoni’nin menüe’sine bir skertzo ilâve etmesi, dokuzuncu senfoniye koro katması kadar mühimdir. 

klâsik müziğimizin bir de saz eserleri kısmı vardır. Bu da Peşrev, Saz Semaisi ve Taksim’dir. Taksim melodilere hakim olup onları regle eden makamlardan herhangi biri içinde yapılan, sırf ilham mahsulü, mezur dışı, serbest icralardır. Aynı makamın perdesinden başlayıp aynı perdeye karar kılmaya mecburdur. Saz semailer ile saz eserleri de hane hane devam eden açış’ı teslim’i olan her hane sonunda yine aynı karar varan, mezur dahilinde tertip edilmiş eserlerdir. 

Bütün bunlardan gayri olarak bu klâsik eserlerin sözlülerinde bir mısradaki her batutada kaç hece varsa, aşağı mısradaki mütekabil batuta içinde de yanı hece olması icap edeceği yolunda bir telakki mevcuttur. Hatta bu telakki, bugüne kadar uzanan ve bir asırlık mazisi olan şarkılarda da aynen takip edilmiştir. 

Bir asır önce gelen Hacı Arif Bey, musikimize, şarkı adı altında yepyeni bir vokal şekil getirince herkes, klâsik musikiyi yavaş yavaş terk edep, zamana uyan ve daha mütekamil bir şekil olan bu tarza dönmüş ve rağbet etmiştir. 

Efendim, klâsik tavırda bir eser, klâsik eser doğrusu diyerek bazen güzel bir şarkı için de bu sıfat kullanılıyor diyenleriniz olabilir; doğrudur. Zira “klâsik” kelimesinin batıda dahi ayrıca bir ıstılah manası vardır. Mesela Goethe romantik bir şairdir. Fakat o kadar büyük dev yapılı adamdır ki kendisine ve eserine klâsik de denilebilir. 

Hacı Arif Bey‘in “Kamer çehre perîrû tende canım” diye başlayan nefis şarkısı ve Şevki Bey’in, “Gülzara nazar kıldım virane misal olmuş” diye başlayan Uşşak şaheseri için, pekala, “klâsik mükemmellikte bir eser” diyebiliriz. Yani klasizm, bir de “kemâl” manasına gelir. Şekli olan klâsik Türk müziğinden ne kaldı, ne yaşayabilir? Bunu yarın bahir mevzu edeceğiz. 


Şardağ, R. (1953, Temmuz 14). Klâsik müziğin yaşayan yaşamayan tarafı. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 

     


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın