Klâsik musikimizden ne kaldı

Şimdi sorulabilir: “Klâsik Türk müziğinden ne kaldı?” diye. Bu hususta iki görüş hakimdir. İşte birinci görüş; tarihi Türk müziği artık müzelik olmuştur. Onu tamamen bir yana bırakalım. Batıda her milletin şeklen ve ruhen milli olan bir çok yeni musiki hamleleri mevcuttur. Fakat yine de o büyük senfoni üstatları hâlâ dinlenilmekte, klasiklerin müziği konser salonlarında, zaman zaman radyolarda icra edilmektedir. Bizde ikinci görüş, işte bu zaviyeden hareket ederek klâsik musikinin şeklen ölen ve çöken tarafına mukabil ruhen hâlâ diri ve zinde olan taraflarını savunur. Bunlardan faydalanmak, doğmasın beklediğimiz muasır musikimiz, batı tekniğinden geniş feyizler alacak olan musikimiz için pek lüzumlu, hatta zaruridir. 

Türk musikisini, bir asır öncesinden başlayarak bugüne kadar devam eden şarkı vadisi içinde ele alanlar, şarkılardaki “ah”lı, “vah”lı sözlere bakarak onun hakkında hükme varıyorlar. 

Pek çoğu bilgisiz ve yazık ki, meyhanenin neye delâlet ettiğini bilmeyecek kadar avanak şahıslar tarafından ileri sürülen bu iddiaları cevaplamak, tazıya alfabe öğretmeye kalkmak kadar lüzumsuz değil midir?

Klâsik musikimiz artık hiç şüphe yok ki o “ten nen”leri, o çeşitli “ye le lel”leri ve türlü terennümleriyle taklit edilemez, tekrar edilmez. Dün güzel sözler, ruh dalgalanışlarını tam aksettirecek sözler bulamayan besteciler bu terennümlere, bu mırıltı halindeki tekerlemelere başvurmuşlarsa, bugün, edebiyatımızın bunca güzel şiirleri ve yaprakları dururken aynı yola sapmak sadece saçmadır. Onların, büyük usûllerini kullanmak mümkün olmadığından bugün ancak küçük usûlleri kullanılmaktadır, hatta Düyek, Aksak, Curcuna, Devr-i Hindî, Yürük Semai, Sengin Semai, Türk Aksağı usûlleri, Semai, Katakofti, Sofyan hemen hemen şarkılarımızın ritmini teşkil etmektedir. Klâsik musikimizden kalan bu şeklin, ihyası da pek beyhudedir. Birisi haklı olarak çıkar ve bize soramaz mı? “Aksak usûlü olurda, neden maksak usûlü olmaz?”. Şu halde bu dar batutacılığı, batutaların sayıca denk oluşunu artık tatbike imkân ve lüzum yoktur. Peki, klâsik müziğimizden hiç bir şey kalmadı mı?

Evvelâ bir makam kalmıştır. Batı müziğinde dahi bulunmayan bu hususiyet, musikimize mahsus bir keyfiyettir. Büyük Türk klâsikleri rudlarda pervaz eden nağmeler havada uçan kuşları avlar gibi avlamışlardır. Hüzzam, Hicaz, Nihavent, Rast gibi çeşitli isimler vererek 300’den fazla makam icat etmişlerdir. Her makam bünyesinde başka bir ruh iklimini teksif etmiş, türlü melodik gelişmeleri müteakip, sesler yuvasına, asıl kaynağına yani en sonunda kendi makamına avdet etmiştir. İşte bu özelliği kaybetmemek, gelecek Türk müziğine malzeme, renk ve çeşni malzemesi olarak saklamak lazımdır. 

Öte yandan klâsik musikimizde mevcut bir tavır ve karakter vardır. Eserlere girişteki vekar, en neşeli nağmelerin gelişmesinde dahi hissedilen ağırbaşlılık, milletimizin bir hususiyetidir. Bu memlekette şımarıklar, yüzsüzler, laubaliler, zıpırlar değil vakur, ağır başlı, ciddi ve olgun adamlar yaşamaktadır. Geleceğin, halk müziğindeki saffetle, batı musikisindeki teknik imkanları yoğuran yaratıcı bestecisini, klâsik musikinin özünde saklı bulunan kemal usaresini emmek mecburiyetindedir. 


Şardağ, R. (1953, Temmuz 15). Klâsik musikimizden ne kaldı?. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın