Zeki Müren

Herkes, sesinden kendi cirmince, kendi ruhunca nasip alır

Bugün İstanbul’da 21.20’den saat 22.00’ye kadar tam 40 dakika Zeki Müren‘i doya doya dinleyeceksiniz. “Doya, doya” dedim, zira o müstesna sesi ile ufkumuzda görüldüğü andan beri, musikimiz yeni bir çığırın içine girmiş bulunuyor. Bu sütunlarda bugün, hakkında çok şey yazılan Zeki Müren‘in sanat hususiyetleri ve ses karakteri üzerinde durmak istiyorum. Umumi olarak sesinde bir orijinalite bulunduğu bilinen ve söylenen Zeki Müren‘i bu orijinal kelimesiyle tutanlar da, vuranlar da oldu. Tutanlar, “ne değişik, ne başka, ne orijinal ses” dediler. Ama düşünün ki bizim İzmir Radyosu’nda okumakta olan Servet Candaş adında kızımızın da sesi orijinaldir, değişiktir. Fakat niçin henüz güzel değildir. Zira orijinalite, kalite ile birleşmeyince, kendini bize ısındırmayınca daima soğuktur. Bu sebeple onu methetmek için ileri sürülene “orijinal” sözü, sanatını izah edemez. Bir kısmı da kötülemek için, “ince, acaip bir ses”, “efendim, kadın gibi bir ses” tabirleriyle yermeye çalıştı. Bir sesi, tonu ile değil, taşıdığı renk, mana ve vüs’atle değerlendirilebilir. 

Mesela kimi ses erkeğin, kimisi kadının basıdır. Kimi tenor, kimi bariton, kimi sopranodur. Bir kısmı da bu dereceler arasında tespit edilebilen biraz aşağı, biraz yukarı perdelere imkan veren seslerdir. Mesele bunda değil, mesele bu perdelerin hangisinde olursa olsun, oktavlar arasındaki mahirane iniş çıkışlarda, aynı tonlar arasındaki ses renginde, aynı kıymet ve notları terennüm ederken gösterilen derinlik hacim ve enginliktedir. 

İşte bu zaviyeden ele aldığımız zaman Zeki Müren‘i musikimizin en mümtaz bir kaç simasından biri olarak mütala etmedeyim. Münir, Safiye, Dr, Yavaşça, Zeki Müren ve Senar. Türk musikisinde sadece bir uslûbun sahibi olarak değil, aynı zamanda büyük çığır açıcı olarak da anılacaklardır. 

Zeki Müren, Hacı Arif Bey‘den bu tarafa gelen şarkılarımızın, bin bir okuyucusuna rağmen gözlerimizde değerlenememesini birden bire önlemiş, sahip olduğu (süper sensibilite vocal) “aşırı ses hassasiyeti” ile hecelere kulakla duyulmaz, fakat daha çok ruh gözü ile görülür ve hissedilir bir uzunluk ve enginlik kazandırmıştır. 

Zeki Müren‘i neden müstesna bir muhabbetle severiz? Severiz, çünkü, Hacı Arif Bey‘in şaheseri olan Hicaz makamındaki “Kamer çehre perî rû tende canım” diye başlayan şarkısına herkes girebilir. Bu eseri, herkes okuyabilir. Fakat dikkat edin, bir de ona; “kamer” derken, “tende” derken ve nihayet “canım” derken herkes gibi aynı darp ve aynı zaman içinde melodiyi bitirir. Fakat ruhlarımızda öyle bir devam hissi, Fransızların “retentissement” dediği bir tunnet. Öztürkçe deyişle bir tınlama yaratır ki biz bunun tesiri altında iken, yeni nağmeleri dinleriz. Yeni nağmeler bizi alır, enginin ta ortasına bırakır. Sonra tekrar, bir başka nağmeye başlangıca avdet ederiz, bunu müteakip bir yeni ruh seferine daha çıkarız. 

Zeki Müren‘i severiz. Çünkü dilimizi bu muhterem sanatkar kadar temiz, fasih, yani heceleri yutmadan telaffuz edebilen üç kişi varsa, o en başta gelmektedir. Dilimize, melodisi kadar Türkçesiyle, bestesi kadar güftesi ile bu kadar saygılı bir alâka gösteren kimseyi elbette canımızdan severiz. Bu ses, bilgilidir. Bütün eserleri bilgi içinde, irfan içinde okur. 

Bu seste bir yara gizlidir ama, onu sanatkarane icracılığında, ne de besteciliğinde dışa saydırmaz. Arif olmayanın, onun sesinden bunu sezmesi mümkün değildir. 

Zeki Müren‘i okumuş da okumamış da, genç de, ihtiyar da, kadın da, erkek de seviyor. Çünkü o, samimiliği sanata mal etmiştir. Herkes bu sesten kendi cirmince kendi ruhunca nasip alır. O bu genç yaşında öyle bir tılsımlı taht kurmuştur ki imparatorluğunun zevali (çökme) olmayacak sanıyorum. 


Şardağ, R. (1953, Temmuz 18). Zeki Müren. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.   


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın