İzmir Radyosunda üç yeni ses

Baradan’ın mektubu

Bugün radyomuzda saat 16.15’te, “Sesler geçiyor” saatini takip edeceksiniz. Senelerden beri Ankara ve İstanbul radyolarında ya bu isimde veya “Seslerin Geçidi”, “Seslerden bir geçid”, “Sesler Geçidi” adı altında tatbik edilen bir saat var. Biraz daha orijinal bir isim bulmak mümkün değil mi? “Sesler Dizisi”, “Seslerde Renkler”, “Ses Ses Üstüne”, “Bir Sıra Ses” vesair gibi, her ne ise, bizim, bu saatte okuyacak olan çocuklarımızın üçü de yeni. Biri Basmane Işık Gazinosu’nda okuyan Suna Günay, ötekisi Alâeddin Şensoy, bir diğeri de Muharrem Ünal‘dır. Her üçü de radyomuzun için ve bilhassa benim için yeni olan bu sesleri bir hayli zamandır dinlemekteyim. Yalnız bunlardan Suna’yı geçen sene iki defa gazinoda otururken duymuş ve bu seste bir gelişme ümidi yatmakta olduğunu bir kaç dostuma itiraf etmiştim. O zamandan beri radyomuzda tekâmülünü yapmakta olan bu kızımıza ara sıra arız olan ses kaymaları da olmasa veya o bunu bütün teyakkuzunu kullanarak önlese şüphe yok ki çok daha güzel olurdu. Bu akşam dinleyeceğiniz yeni seslerden biri de Muharrem Ünal‘dır. İstanbul Radyosu’nda hakim ve vakur okuyuşu ile kısa bir zamanda kendisine büyük bir mevki temin etmiş olan Muzaffer Birtan yolundan yürüyerek sesini onun tesir sahası içinde kullanan bu arkadaşın, intihanları kazanmasına hayret ediyorum. Güzel bir sese sahip olmakla beraber Birtan‘ın benzeri olmaya özenen bu sesi eğer mergup sayacak idi isek, Kerim İleri‘nin ne günahı vardı?

Bugünkü yeni sesler arasında bulunan Alâeddin Şensoy ise yeniler içinde sesini beğendiğim, sesinin rengi ile kısa zamanda kendisine bir tavır kazandırmasını mümkün gördüğüm bir genç. Onda Cenup’un mayalarına gizlenen bir gariplik sezmemek mümkün mü? Henüz soluk ve takat bakımından gelişmeye muhtaç olduğuna emin olduğum bu sesin yarınından ümitliyim. 

______

Not: 

İzmir’in eski musiki amatörlerinden diye kendisine mütevaziyane bir sıfat takmış olan Ali Ulvi Baradan‘ın nazik bir mektubunu aldım. Şahsında musiki bakımından sahip olmadığım bazı değerler bulduğunu söyleyen sayın Baradan’ı gıyaben tanırım. Kendinin cidden hoşuma giden bir kaç bestesini eserleri çok temiz ve sağlam okuyan Zehra Hoşkan‘dan dinlemiştim. Bu mektubu ile benden evvel tanışma yolunu açan sanatkârdan bu işteki gecikmem dolayısıyla özür dilerim. Bir defa muhterem okurumun benden sorduğu en baştaki soruyu hemen cevaplayayım. İzmir’e 1950 yılının ortasında Ankara’dan gelmiş bulunuyorum. Radyo da, gelişimden dört beş ay sonra neşriyata başlamış bulunuyor. Yani musiki ile İzmir’de alâkadar oluşum geldiğimden beş altı ay sonra radyo ile başlamıştır. 

Müzisyen değilim. Musiki severim. Bu husustaki bilgim baba ocağından edindiğim tecrübelerime duygularıma dayanıyor. Yaptığım naçiz besteler ise bilgiden çok duyguya istinat etmektedir. 

Mektubun İzmir’deki musiki hayatı ile ilgili olan kısımlarını bugünlük aynen neşrediyorum. Bu husustaki görüşlerimi ileride daha esaslı olarak neşredeceğim. 

Musiki hususunda sizinle şöyle dilimin döndüğü kadar sohbet etmek için yazıyorum. Ehemmiyet verir, hatta neşrederseniz minnettar kalırım. 

Musikimiz çok kuvvetli esaslara istinat ettirilerek meydana gelmiş bir musiki olmakla beraber; yıllarca ehil olmayanların ellerine kalmış kıymetini günden güne kaybetmiş bir vaziyette ıslâha muhtaçtır. 

Geçenlerde konservatuvar neşriyatından Dr. Suphi Bey’in “Türk Musikisi Nazariyatı Makam ve Usûlleri” ismindeki eseri elime geçti. Biraz tetkik ettim; fevkalâde kuvvetli ve iyi buldum. Lâkin bunları hiç birimiz ne tetkik ne de tatbik ediyoruz. Bugünkü vaziyet ve haliyle musikimi çok yerlerde eğelence kabili bir şeydir. Memleket kudretli sazendelere ve bilgili okuyuculara muhtaçtır. Bu da şüphesiz musiki kursu veya mektepleri açıp buralarda konservatuvar mezunu öğretmenler temin etmek suretiyle olur. Şimdiki halde musiki; okuyucu bayanlarla gazinocuların elinde oyuncak olmaktan kurtulamayacaktır. Önüne gelen biraz sesi güzel olunca okuyuculuğa heves ediyor, zahmet edip de nota öğrenmeye dahi lüzum görmüyor. Bu işte bayanlar daha çok muvaffak oluyorlar. 

Saza çalışan yok; kanun, tanbur, kemençe, santur, ney gibi sazlarımıza kimse rağbet etmiyor ve günün birinde bu sağlarımız tarihe karışacaktır. Halbuki ud, keman gibi; bu sazlarımız da lâzım hatta elzemdir. Fakat öğreten yoktur. Fakat öğreten yoktur. 

Bugün Mısır orkestraları ud, keman, kanun, klarinet, nısfiye gibi sazlara saksafon, piyano, viyolonsel, kontrbas, flüt gibi alafranga sazları ilâve etmişler ve çok muvaffak olmuşlardır. Bizim peşrev, saz semaisi ve longalarımızı bizden daha güzel ve kuvvetli çalıyorlar. Adet gıpta ediyorum; neden bizde olmuyor? Niçin biz yapamıyoruz? İzmir’de bir musiki cemiyetini bile yaşatamadık. Her zaman söylerim; aldıran yok. Sesimizi kime dinletelim bilmem ki!


Şardağ, R. (1953, Temmuz 21). İzmir Radyosunda üç yeni ses – Baradan’ın mektubu. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın