Saraya üç kere damat olan bestekâr

Hacı Arif Bey‘in ölümünün üzerinden tam 93 yıl geçti. Eğer Türk musikisinde şarkı çığırı hâlâ ayakta ise, bu çığırı açan ve birbirinden güzel eserleriyle sürdüren odur. Eğer hâlâ aşk, sevinç, hüzün insancıl duygular halinde dile geliyorsa, ilk ustası yine odur. 

Eğer bugün de; “Olmaz ilaç sîne-i sadpâreme / Çare bulunmaz, bilirim yâreme” şarkısı söylenirken Hacı Arif Bey‘in avunma bilmez hüznü hepimizi sarabiliyorsa, bu bestecimizin yüceliğini gösterir. 

Hacı Arif Bey, 1831 yılında İstanbul’da, Eyüpsultan’da doğdu. Sesinin güzelliği nedeniyle daha ilkokul sıralarında ilahici başı seçilmişti. Müzik alanındaki üstün yeteneğinin ortaya çıkarılmasında Eyyübî Mehmet Efendi‘nin, bestecimizin hayatında önemli rolü oldu. Kendisine yüzlerce eser meşk ettirerek sanatçının ruh ve belleğini ilk olarak o süslemişti. Elinden tutup Büyük Dede İsmail Efendi‘ye götüren Saray’a tanıtıp Muzıka-i Hümayun’a yazdıran da yine oydu. 

Hacı Arif Bey, bunca eseri meşk edince, yepyeni, zengin melodilerle örgülü besteler yapmaya başladı. Ruhu aşkla yoğrulmuş olan Hacı Arif Bey gururlu ve saygınlığına çok düşkün bir insandı. Herkesten uzak ve kendine özgü duyguları dile getirme hırsı da eklenince, bestelediği şarkılar artık kendinden sonra gelene bestecileri yalnız şarkı tarzında eserler vermeye zorladı. 

Büyük bestecimiz Mehmet Bey‘in, Haşim Bey‘in musiki derslerinde bir dinleyişte bir eseri ezberleyebiliyordu. Türk musikisiyle pek o kadar yakından ilgilenmeyen Sultan Abdülmecit, bu gencecik çocuğun gerek ses, gerekse yüz güzelliğini, yetenek ve terbiye üstünlüğünü dikkate alarak onu saray hizmetine alıp mabeyinci yaptı. 

Henüz yirmisinde bile olmayan bestecimiz saraydaki gözdelere hoca olunca, öğrencileri olan genç ve güzel hanımların bu ses ve yüz güzelliği karşısındaki şaşkınlık ve hayranlıklarını varın siz hesaba katın… Zavallı Hacı Arif Bey de bunca güzel genç kız ve kadın arasında dayanabilecek güç mü kalır? Sonunda Çeşmidilber adında, 15 yaşındaki Çerkez kızına gönlünü kaptırdı. Kız, gözdelerin en güzeliydi. Padişahın hanımı olmak üzereydi, ama ötekileri kıskandırmak için bu genç ve güzel hocayla dedikoduları üzerine çekmekten de korkmuyordu. Hacı Arif Bey kendi yarattığı makam olan Kürdili Hicazkar makamındaki, “Geçti zahm-ı tir-i hicrin tâ dil-i nâşâdıma” şarkısını bu genç ve güzel kız için besteledi. 

Padişah kulağına kadar gelen bu aşktan bir iç yarası almıştı. ama güzel şarkılarıyla ünü bütün ülkeye yayılan Hacı Arif Bey’e kıyamadı. Besteciyi Çeşmidilber’le evlendirdi, Arif Bey‘e iki evlet vermesine rağmen hırçınlaştı, huzursuz bir ortam yarattı, iki yıl sonra da kaçtı, gitti. 

“Niçin terkeyleyip gittin a zalim” şarkısı bu olay üzerine bestelenmiştir. 

Büyük besteci artık yalnızdı, himayesizdi, huzursuzdu. En kötüsü Hünkâr’ın kendisine kırgın olduğunu hissediyordu. En sıkıntılı anında bestelediği;  “Sana lûtfeyler iken sen / Neden menfûrun oldum ben” diye başlayan şarkısıyla Sultan Abdülmecit‘e sanki yalvarıyordu. Buyruk çıktı, yine saraya alındı. 

Hacı Arif Bey bu! Gönlünde kaynağı kurumayan aşka pınarını ve yine karşısında sıralanan elliden fazla genç ve güzel öğrenciyi düşünün. Nasıl uslu dursun?

Bu kez de Zülfinigâr adındaki en güzel öğrencisine tutuldu. O da çok güzel bir Çerkez dilberiydi. Kısa zamanda ikisinin arasındaki bu yakınlık yine Sultan’ın kulağına gitti. Besteciyi iyi tanıyan Padişah, bu sefer de Zülfinigâr’ı çeyizlendirerek eliyle Arif Bey‘le evlendirdi. 

Hacı Arif Bey’in yuvasında yine mutluluk rüzgârları esmeye başlamıştı. Bu arada bir de Rabia adlı kızları dünyaya geldi, ne var ki felek ona bu mutluluğu çok görmüş olmalı ki, Zülfinigâr verem illetiyle yataklara düştü. Genç eşini hemen 20 yaşında kaybeden bestecimiz için büyük bir sarsıntı oldu bu. 

Bu arada Abdülmecit ölümü, yerine Abdülaziz tahta çıkmıştı, Yeni Padişah da Arif Bey‘i çok beğeniyordu, nitekim onu yeniden saraya baş okuyucu ve cariyelerin musiki hocası olarak almakta gecikmedi. 

Evet… Başında geçen bunca felaketlere rağmen, bestecimizin içindeki aşk ateşi hâlâ sönmemişti. Bu sefer de gönlünü Pertevniyal Valide Sultan’ın Nigârnik adlı nedimesine kaptırdı. Bu kız da öncekiler gibi bir Çerkez güzeliydi. Üçüncü kere evlenen Hacı Arif Bey muradına ermesine erdi ama öte yandan 40 altın maaşla yine saraydan uzaklaştırıldı. Görünüşte mutluydu, ama hâlâ veremden ölen ikinci eşi Zülfinigâr’ı bir türlü unutamıyordu ve bu yüzden de perişandı. Bütün bestelerinde hep onu terennüm ediyordu. Bugün bile aradan 93 yıl geçtiği halde hâlâ gönüllerimizdeki küllenmiş, acıları eşeleyen en güzel, en unutulmaz şarkılardan biri ve en yaygını hep bu Zülfinigâr içindir.

Olmaz ilaç sîne-i sad-pâreme
Çare bulunmaz, bilirim, yâreme
Baksa tabibân-ı cihân çareme
Çare bulunmaz, bilirim, yâreme

Yıllar sonra, II. Abdülhamid tahta çıkınca, İstanbul’daki İran elçisi Muhsin Han, Nâsırettin Şâh‘ın, Hacı Arif Bey‘i İran’a, sarayına davet ettiğini bildirerek padişahtan izin istedi. Abdülhamid hemen toparlanarak onun Türkiye’ye gerektiğini, gönderemeyeceğini özür dileyerek bildirdi. Farsça’yı da bilen Hacı Arif Bey, Nâsırettin Şah İstanbul’a geldiğinde Hafız’ın bir gazelini besteleyip onu sundu. Abdülhamid bu olay üzerine Hacı Arif Bey‘i hemen sarayda görevlendirdi. 

Ne var ki bestecimizin hırçınlığı artmış, huyu çok değişmişti. 

Zülfinigâr’ın ölümünden beri hiç bir şeyle avunamıyordu, herkesi kırmaktaydı. Sonunda padişahı da incitti. Hasta ve hiçbir şeyden zevk almaz bir anında Abdülhamit’in yeni eserlerini dinleme arzusunu geri çevirdi. Padişah ısrar edince de, 

“Sanattta irâde-i hümayun geçmez,” deyip yine reddetti. 

Son yıllarında onu şımarık bulanlardan, yalnızlığını ve hırçınlık nedenini anlayamayanlardan uzakta, sinirli, mutsuz huzursuz yaşadı. Kalbi de zayıflamıştı. Kriz geçirdiği günlerin birinde son bestesini yaptı, yaşamaktan bıkkınlığını dile getirdi. İçinde kimsesizliğin, yalan dünya zevklerine sırt çevirmenin hüznü yaşayan bir Kürdilihicazkar şarkıda, öğrencilerinden gelen bilgilere göre hâlâ unutamadığı Zülfinigâr’ın derin ölüm acısı da gizlidir. 

“Gurûb etti güneş, dünya karardı
Gül-i bağ-ı emel soldu, sarardı, 
Felek de böyle mâtemler arardı, 
Gül-i bağ-ı emel soldu, sarardı”


Şardağ, R. (1978, Ekim 7). Saraya 3 kere damat olan bestekâr. Yıllarboyu Yakın Tarih, 7: 56-57.


Yorum bırakın