Tanbûrî Cemil Bey Çalıyor Eski Plakta

“Feryad ki feryadıma imdad edecek yok” diye başlayan ölümsüz şarkının bestecisi, Türk musikisi dünyasına, henüz yirmi yaşında olmasına rağmen eşsiz bir virtüoz olarak girdi. Itrî gibi, Büyük Dede Efendi gibi, saz icrasında büyük devrimler yaptı. Özellikle tanbûru, kemençeyi, bir benzerine daha rastlayamayacağımız bir lirizmle çalıyordu. Ne var ki, Tanrı’nın sol eline bağışladığı üstün kabiliyetiyle herkesi icrasına hayran bırakırken, henüz kırk beş yayında iken bir yıldız gibi dünyamızdan kaydı geçti. 

İstanbul’un bu ince ruhlu evladı, valilik, büyük elçilik yapan, hemen bütün Batı dilleriyle Fars ve Arap dillerini de eksiksiz bilen Tevfik Bey‘in dördüncü, en küçük oğlu Cemil Bey‘di. Ne var ki Tevfik Bey de çok genç yaşta, henüz 38 yaşındayken ölmüştü. Bu ölüm talihsizlik ve yalnızlık psikozu içinde kendisinin de henüz kırk beşinde aramızdan ayrılmasına neden oldu. 

Babasını kaybeden Cemil‘i, Adile Sultan‘ın hizmetinden çırak edilmiş olan annesi Zihniyar Hanım‘ın elinden aldılar. Küçük Cemil’in annesinin evine gidip, anne sevgisini tatmasına pek fırsat bırakmadılar. Amcası Tevfik Bey‘in konağında, el üstünde büyütülen Cemil, burada Fransızca’yı keman ve kanun çalmayı öğrendiği zaman, henüz o yaşında bile değildi. Bu arada, amcasının oğlu Ahmet Bey‘den de musiki makamlarını öğreniyordu. 

Her sazı inletiyor

Batılı hocalardan notayı hele Hamparsum notasını da öğrendikten sonra, birden kendini, her müzik aletini çalmak gibi çok zor bir hevese kaptırdı. Yorulmadan, uzanmadan, aylarca hatta yıllarca çalıştı, bu süre içinde keman, kanun, lavta, ud, viyolonsel, tanbûra, tar, zurna, bozuk, cura, divan sazı gibi birbirinden çok farklı müzik aletlerini mükemmelen çalmayı öğrendi. Ama kemençe, hele tanbûr onun elinde bir başka kişiliğe bürünüveriyor, çıkan nağmeleri dinleyenleri adeta büyüleyiveriyordu. 

Ona tanbûr hocalığı yapan büyük besteci Tanbûrî Ali Efendi‘nin, bu gencecik çocuğun Tanbûrî İzak Efendi‘den bu yana sürdürülen klasik tanbûr tavrına getirdiği yenilik karşısında hislenerek ağladığını: 

“Sen benim hocamsın. Seni tenkit edenlere bakma tanbûrda da, kemençede de yeni bir yol açtın!” dediğini biliyoruz. Ne var ki, beri yanda genç Cemil Bey‘in bir tanbûr taksimini dinleyen gelenekçi bir usta da ağlamaktan kendini alamamıştır, ama taksimi beğendiğinden değil. 

– “tanbûru ne hale getirmiş!” diye dövünen bu eski tarz tanbûr icrası taraflısı ustanın ne kadar kısa görüşlü, Tanbûrî Ali Efendi‘nin de ne kadar ileri görüşlü olduğunu zaman apaçık ortaya koymuştur. 

Bugünkü lise öğretimi karşılığı olan idadiyi bitirip de, “Mülkiye-yi Şahane”yi yarıda bırakan Cemil Bey‘in ölümüne kadar süren tedirginliği, hırçınlığı hemen her dâhîde rastlanan kaprislerdendi. Çocukluğu boyunca, babasızlığını hissetmemesi için amcasından aşırı sevgi, seyrek karşılaştığı annesinden sonsuz bir şefkat gören Cemil Bey, genç yaşta olmasına rağmen ünün İstanbul’un müzik çevresinde duyurmayı başarmıştı. II. Abdülhamid‘in ve Sultan Reşat‘ın oğulları olan şehzadeler onu çok beğendiklerini sanatını, çok takdir ettiklerini her fırsatta belirtmelerine rağmen, o yine de kendi tatminsizlik, yalnızlık ve mutsuzluk içinde buluyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın umutsuz günlerinin karamsarlığı da dâhî virtüözümüzü bütün benliğini sarmıştı. 

O yıllarda, gramofona kaydedilmiş taksimlerinin, tünü İslâm dünyasında büyük bir takdirle karşılanması bile onu yalnızlığından ayıramamıştı. Önceleri keyif için içmeye başlamışken, giderek kendini büsbütün içkiye vermişti. Kararsızdı, mutsuzdu, huzursuzdu, istese de başladığı herhangi bir işi yarıda bıraktığı çok oluyordu. Yalnız müzikte değil, başka işlerde de… Mesela bir ara Fransızca’dan çevirmeye başladığı bir romanı, yarıda bırakıvermişti. Çevresindekileri kırdığı çok oluyordu. Yalnız yakınlarını değil, hatırlı dostlarını da… Bu arada Saray’daki şehzadeleri bile darıltıyor, sonradan pişman oluyorsa da iş işten geçmiş oluyordu.

Ama yine de sanatında eşsizdi, rakipsizdi, erişilmezdi. Bir gün onun klasik tavırda çaldığı o yavaş, seyrek, ölçülü tınıları sade taksimini dinleyip hayran kalan ünlü besteci ve tanbûr üstadı Küçük Osman Bey, her şeyi unutup şöyle deyiverdi:

– “Oğlum madem ki böyle de güzel çalabiliyorsun, neden bu yolu bırakırsın?”
Cemil Bey’in cevabı biraz sert oldu:
– “Ben, tanbûra yeni başladığım günlerde de böyle çalıyordum.”

 Düzensiz bir hayat

Evlenmişti ama aile hayatından uzak, kendi dünyasında yaşamayı seviyordu. Yıllarca karısını aklına bile getirmemişti. Düzensiz bir hayat onu çabuk çökertti. Cemil Bey‘in oğlu Mesut Cemil dostum tanbûrda örencisi olan Kadı Fuat Bey‘den hocası Cemil Bey‘in bestelerine ilişkin bir anı sormuş. 

Fuat Bey‘in sözlerini rahmetli Mesut Cemil, Ankara’da bana şöyle iletmişti: 

– “Babanın sinirli, çok duygulu, hırçın, çok alıngan ruh yapısına, bir de içindekileri dışarı vuramayışını eklemek gerekiyor. Yalnız bir gün ünlü Şehnaz şarkısının hikâyesini anlatmak ister gibi oldu: “Yalnızım bir anlayanım, bir dostum yok. İşte o beste, böyle bir ruh çöküntümün eseridir” diye cevap verdi. Gerisini eliyle bir boşver işareti yaparak tamamlamadan geçti.”

Padişahların şehzadelerin, yıllarca eve dönmesini bekleyen sevgili eşinin, hocası durumundaki müzik ustalarının gösterdikleri sevgiyi yetersiz, belki de içtensiz bulmuş olmalı. Mutsuzluğa yuvarlanma… Sonrada genç yaşta bu dünyadan ayrılma… Pek çok sanatçının hayat hikâyesi böyledir işte.

Camiye musikiyi sokan Itri gibi, klasik formların ve usûllerin çok zaman dışına taşan, yenilikler gösteren Dede İsmail Efendi gibi, o da sazda devrim yapmış bir dahiydi. Kendisi mutlu olamadı, ama yarattığı eserler o yalnızlığın, o kimsesizliğin ölümsüz tanıkları olarak günümüzde bizleri etkiliyor, büyülüyor ve düşündürüyor. Hele o şehnaz makamının inip çıkan şelalesinden feryadını bize duyuran eseri: 

“Feryad ki feryadıma imdat edecek yok, 
Efsûs ki gamdan beni azad edecek yok, 
Te’sir-i muhabbetle yıkılmış, müteellim,
Virane dili bir dahi âbâd edecek yok, 
Yâ Râb ne için zâr-ı nigârı şu cihanda?
Nâşâd edecek çoksa da dilşâd edecek yok.”


Şardağ, R. (1978, Aralık). Tanbûrî Cemil Bey Çalıyor Eski Plakta. Yıllarboyu Tarih, 9: 70-71.


Yorum bırakın