Namık Kemal

Onu küçük çocuklar ve ihtiyar kadınlar bile tanıyor. Anadolu’nun en temiz evlâdı, İstanbul’un en erkek ve mert hemşehrisini bilmeyenler, bilenleri ürkütmeyecek kadar dağınık ve az bir şey…

Fakat her yaşayan iyi ve güzel midir? Veyahut fena ve çirkin mi? Evvelâ, şairin içimize karışmış olan gölgesinin hatlarını çizemez miyiz?

Kemal’i düşünüyorum; gürültücü bir adam. Ses, hareket ve heyecanı seven bir insan. Düşüncelerinizden biraz onun mısralarını geçiriverin: “Ya seni mahveylesin Mevlâ cihanda ya beni”. Bu satır yumruklarını sıkmış, hırsından dişlerini gıcırdatan asabî bir kimseyi hatırlatmıyor mu?

“Köpektir zevk alan seyyadı bi-insafa hizmetten”. İşte öfke nihayet küfür haline inkılâb etti. Bilmem eğer fırsat düşseydi o ikinci Abdülhamid’e yumruğunu sallayabilecek miydi? Derece derece teessüften kavgaya kadar uzanan bir kinin macerası: Kemal’in bütün hayatında bu safhanın dalgalarını görüyoruz.

Bunlar iş sahasında, aktif birer rol sahibi olabilirler; fakat sanat ve edebiyata gelince… İşte “Cezmi!”, bu koca kahraman romantiktir. Binaenaleyh hep iyi ve yalnız güzel ve sade galip… Fakat yürürken, mahmuzlarının şıkırtısı, atlı iken hayvanının nalları ve kişnemesinin gürültüsüne ne dersiniz? Hele o boğulurken sudan kurtulan Şii çocuğuyla beraber batıp çıkışını? Dalgaların sahili dövüşünü, onları tokatlayışını roman kulaklarımıza kadar duyurmuyor mu?

Şah’ın karısındaki kin, görümcesinde, inatlı çırpınışlar içinde beliren mukabele arzusu… Sonra, zavallı Ali Bey’in bir iftira yüzünden “Dilâşub”a bağırışı hep ses, tokat, homurdanma, diş gıcırtısı halinde kulaklakımda yankılanıyor. Bilmem siz, Dilâşub’u Kemal’in hırsa kapılarak “intibah”da duvara çarpışını okurken, bayağı hakiki bir duvar sarsıntısı işittiniz mi?

Cümleler, kelimeler ve harfler bile bu hırçın ruhun akisleriyle dolu. Kin ve hırs onun edebiyatına girince samimiyeti, sadeliği hepsini, hepsini silip süpürdü. 

Kemal’in sanat ve edebiyat sahasına elle tutulur bir halde bırakmak istediği her güzel ve iyi mevzu önceden tembihliymiş gibi sahifelerin içinde avazı çıktığı kadar bağırıyor. 

Kin ve hırs adamı? Kini ve hırsında ne kadar haklı da olsa edebiyatta neler kaybetmiyor?

Kemal’in, İrfan Paşa’nın, “Mecmûa-i Eş’ar”ını tenkidi, “Devr-i istilâ”sı, Ziya Paşa‘ya “Al da tarz-ı kadim üzere eser gör!” diye kızarak uzattığı gazel, sade onun, “Eskiyi biz de biliriz” demek isteyişine mi delildir? Ya bu hırçın ve muhteris adamı unutuyor musunuz? Onun da bir insan olarak zaafları yok mudur? Hamisi Eşref Paşa‘dan bir örnek almadı diye ilk antoloji müellifine çatışı pekalâ hatıra gelebilir. 

Hürriyeti seven Kemal’i hep seviyoruz. Fakat onun sadece II. Abdülhamid‘e düşman olup olmadığı meselesi halledilememiştir. Sonra unutmayalım ki, Kemal kanun-i esasi bahanesiyle saraya girip çıktığında susan bir adamdı da… Evet o, bütün idealistçe mücadeleleri arasında insani hodgâmlığını da düşünmüştü. Potlaştırmak istediğimiz şairin bu taraflarını kusur sayamayız…

Hürriyete aşık Kemal, insana aşık olmamış mıydı? “Ne efsunkâr imişsin ah ey didar-ı hürriyet”; bu satırları hissederek yazan insan her şeyden önce genç bir kızın, sonra da sevmek denen ezelî pınarın ateş dolu dalgaları arasında yıkanmamış mıdır?

Kim bilir, belki de zavallı verem “Şefika”sına benzer bir kızı sevmiş veya “Âkif Bey” gibi bir fahişeye gönül vermişti. 

Kemal’i düşünüyorum: İri, siyah gözlerini gölgeden bir çember içinde döndürüp kalın ve ön kısmı basık burnunun delikleri açılarak hırslı hırslı etrafına bakınmaktadır. Onu bir devrin içinde, şahlanmış ata benzetenler, yeleleri kabarmış bir aslanın heybetiyle istibdat müessesesine çürümüş ve eskimiş bir organizasyona dev gibi çullandığını, hayatında sade hürriyet için, vatan için alevden bir bayrak gibi ömrünü serdiğini iddia edenler hep bu hırçın, hırslı ve asabî insanı anlatmak istememişler midir?

Ama bu vasıfları körükleyen sebepler yok muydu? İstibdat işte bunların en büyüğü, o uzun sivri burnuyla kırmızı bir gece fenerini andıran Sultan Hamit, eskilerin borusunu yeniden öttürmek isteyişi. Adalet yerine doğmanın hükümler gibi tek bir hükümdarın sözünü dinlemek mecburiyeti “Vatan” kasidesindeki apayrı samimiyet de hep Kemal’in şahsi kızgınlığını topluluk ıstırabının galebe etmesinden geliyor. 

Yok Kemal de pekalâ makam-ı padişahinin saray bütçesinden maaş almıştır. Sonra o da içmedi mi? Sevmedi mi? İşte aşkın bir ayıp, sevmenin haktan gayri şeyler için olacak olursa henüz bir günah sayıldığı cemiyet ve odada Kemal’in intibahi aczimisi, Âkif Bey, zavallı çocuğu… Bir gün hayat ve sosyete “Evrak-ı Perişan” müellifini meşrutî bir hürriyet fikrine kapıp götürdüyse ve artık bu nesnelerden gayri bütün hakikatler onun iri gözlerinde bir toz dumanı gibi silinip gittiyse, bu onun bizden bambaşka, ilâhî bir mahlûk olduğunu mu gösterir?

Dostluklarına sadık, “Sabit Kadem” olan Kemal’in, ölümünden sonra İstanbul bir asra yakın zaman geçirdi. Anadolu vatan şairinin o günkü zihniyetini çoktan gölgede bırakan ileri düşünceli entelektüeller yetiştirdi. Fakat onun gibi erkek ve namuslu bir muharrire ne kadar az rastlayabiliyoruz.

Her gün düzinelerce yazıcının, güne, menfaate ve yahut korkuya bakarak bir cür’et tahavvülüyle fikir değiştirdikleri bir asırda Kemal’i hatırlamamak mümkün olmuyor. 

Bugün tarihin henüz mürekkebi kurumamış yaprakları, onu bize bir Müslüman, bir Osmanlı şairi diye vesikalarla tanıtıyor; bu, hürriyet şairinin içinden halk olduğu sosyetesinin bir ifadesi değil midir? On dokuz yaşındaki bir çocuğun babasına taassubu ve eski görüşü için haykırmasına rağmen kendisini ailesinden ve aynı babadan kalma renklerle izlerden sıyırıp kurtardığını nasıl ileri sürebiliriz?

Kemal’i düşünüyorum; o büyük diğerkâm insanı… Ve o kadar da nankör bir saha olan sanatı. Bütün kudretli sanatına rağmen cemiyetinden sıyrılmış ve bir köstebek gibi, dünyaya kör, fakat iç alemine açık gözlerle sadece kendi yuvanı süslemeye baksan da geleceğin insan orduları tarafından unutulacaksın veyahut bütün kuvvetini, edebiyatını bu sefer cemiyetin davasına, o günkü hayatın atmosferine katıştırıp bağırsan da…

Gerçi o, yaşadığı zamanki halkın menfaati namına yarını bekleyen ve isteyen bir insandı. Fakat o yarın da gelip çatınca Kemal’in edebiyatta kırılan haşmetini gördük. 

Hayat bu! Hodgâm ve diğerkâm olmada da ileriye vardın mı, hep aynı feci akıbet seni bekliyor. 

Kemal, ara sıra bir örnek görmeleri icap eden dünyaya, haksızlık karşısında köpüren kahramanlardan birini daha tanıtarak gömmüş bulunuyor. O tarihimizde hırs ve kin dolu ruhunun ezilen hak ve insanlık karşısında coşan dalgalarını birbirine geçmiş dişlerinde, o kadar eğilmeyen başında ve sıkılmış yumruklarında hissettiren bir varlık. Edebiyatı da, bu türlü hayatın hususi ve Kemal’e ait vasıfları bulunan bir ifadesinden başka bir şey değildir. 


Şardağ, R. (17 Eylül 1938). Edebi Portreler: Namık Kemal. Kurun, s. 4, 14.

Yorum bırakın