Bayram münasebetiyle Türk musikisi bakımından hususi neşriyat yapan radyolarımızın hepsini, kısım kısım dinledim. Öyle sanıyorum, içinde bayram kelimesi geçen güftelerin karışımıyla yapılmış olan programlardaki sun’î gayreti, hepiniz sezmişsinizdir. Gerçek odur ki, Türk musikisi dediğimiz ve bize altı yüz senelik ata mirası olarak devredilen klâsik müziğin en büyük eksiğini adım başında bir fark etmemek mümkün olamıyor. Bahar gelir, bütün radyolarımızda halk türkülerini idare edenler, sadece baharı terennüm eden dolgun bir program yaparlar. Eğer Dramalı Hasan Efendi yetişip de “Baharın gülleri açtı” eserini bestelemese Sadullah Efendi gene bir ilâve yapmaya yeltenmese klâsik müzikçiler şöyle bir kıpırdanışa bile geçemezlerdi. Ama onların bahardan bahseden şarkıları da, gerçek baharla, yani bu kuşların ve çiçeklerin cümbüşünü içimize dolduracak olan mevsimle alâkalı değildir.
Bir zelzele felâketi olur. Halk musikisi, yürek yakan ağıtları, ağır saz düzenleriyle uzun feryat havaları ortadaki sarı tele varıncaya kadar bütün düzenleri ile felâkete iştirak eder. Klâsik musikimizin dini ayinlerinin yeri burası olmadığı için, kâr’la ağır usûlde bestelenmiş klâsik eserlerle felâket havasına bünye sun’î olarak uymaya çalışıldığı görülüyor. Kış gelir, klâsik müzik susar. Yaz gelir, susar. Bayram olur, susar, seyran olur susar.
Neden? Kifayetsizliğinden mi? Şüphesiz ondan. Bu kifayetsizlik teknik sebeplerden mi geliyor? Değil. Çünkü bu musikide bilmem kim, Aksak usûlünü koyduğu gibi bir başkası, daha seri olan “maksak” usûlünü icat edebilir. Yani meselâ “düm” kavi zamanı ile başlayıp tek hafif zamanı ile biten Aksak’ın ilk ve ikinci kavi “düm”ünü birisi çıkıp dört küçük zamana bölebilir. Bugün bu yapılmıyorsa eğer, yarın yapılacaktır da. Şu halde musikimizin kifayetsizliği nereden geliyor? Hayatı söylemeyişinden. Başınızın üstünden bir saniye içinde “pırr” diye uçup giden bir küme kuşun şuh kanat vuruşlarını ne klâsik ne hatta halk müziğimiz veremez. Bir dağdan büyük gürültülerle aşağıya doğru yuvarlanan çığ kitlelerinin, uçurumlara büyük sükûtlarla gömülen çağlayanların, öksüzlüğünü içine, göz yaşlarını kalbine gömen bir masumun sesini klâsik müziğimizde, az çok tabiat tasvirlerini nağmelendirmiş olan halk musikimiz de veremez.
Veremez de bu musiki bir takım bilgisi kıt ve had tanımaz kimselerin sandığı gibi yabana atılacak bir şey midir? Şüphesiz ki bu da hayır. Yarım asırdan beridir, bütün zorlamalara rağmen, milletin hislerine hâlâ hitap etmekte ve edebilecek olan musikimizin, hakkında malumata sahip olmayanların keşfedemeyecekleri kadar derin bir iç kâinatı var. Tasavvufun, yani, biraz Tanrı’ya, biraz melâl biraz manevi faziletlere, biraz kalenderliğe müteveccih olan en içli, ruhlu ve özlü aksi bu musikiye gıda olmuş, Türk’ün ağır başlı, vakur, bıçak kemiğe dayanıncaya kadar sabırlı ve mütehammil karakteri onu gergef gibi işlenmiş lâhinlerle süslemiştir. Fakat bizim musikimiz de hayatı niçin söylemesin? En hüzünlü kelimeleri sinesinde barındırmasına ve melodileri içine almasına rağmen klâsik Türk müziğinde, “hüzün” dediğimiz beşeri hali muasır Fransız kompozitörü olan Lalon‘un “hüzün” adlı eseri kadar olsun aksettiren bir kompozisyona zor rastlanır.
İşin içinden nasıl çıkacağız. Bizim karakterimizi çok derin bir kuvvetle temsil eden bu ince, nazlı, edalı musikimize hayatı nasıl sokacağız? Yarım asırdır “tek sesli”, “çok sesli” diye yapılan münakaşalardan hiç bir fayda elde edemedik, tarih meydanda.. Şu halde işi nazariyatçılar değil, kültürlü, reform aşığı, Batı musikisini de anlamış ve sevebilmiş olan Türk bestecileri halledecektir. Onların musikimizin şeklî çemberini kırarak erişecekleri merhale hem onların namını, hem musikimizi yükseltecektir. Yeni edebî metinlerle, en güzel şiirlerle beslenecek, yeni usûl ve kalıplarla, hatta bazen kalıpsızlıklarla kompoze edilecek eserlere, mevzularını, biraz da hayatın pınarından alan bestelere ne kadar hasret kalmışız. Bu bayram, radyolarımızı dinlerken oyun havalarımız ve köçekçelerimizden başka, bayramı ifade edecek malzememiz bulunmayışına hayıflandım.
Şardağ, R. (1953, Ağustos 24). Acı hakikat: Musikimizin göze batan eksiği. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

