Edebiyatımızda dikkat noktaları: Küçük insanlar

Bunlar kimlerdir? İnsanî edebiyatın iyiden iyiye tetkiki, modern dünya edebiyatının son zamanlara kadar verdiği mahsullere tahlili bir göz ile dalış, bu sualin cevabını verecektir. Garp, edebiyatı hayata bağladığı günden beri, bu hayat içindeki insanın nasibi için siyasi sahada, iktisadi sahada ve sanat sahasında asırlardan beri çırpınıp durmuştur. Asırlardan beridir ki, devler ve küçükler halinde, kastlar, sanat telâkkileri, sosyal ve iktisadî şartlarla ikiye bölünmüş insanların mukadderatı bütün büyük kafaların biricik mevzuu olageldi. 

Diyojen’e güpegündüz fenerle insan aratan, Heraklit’i, akan ve bir daha geri dönmeyen nehirde hayat felsefesini ispat etmeye sevkeden İsa ve yoldaşlarına katakomp işkenceleri çektiren, Rousseau‘yu cemiyetin. dışına fırlatan, son devrin bütün iktisatçı ve içtimaiyatçılarını çözülmez bir buhran içinde yuvarlayan sebeplerin içinde, hep insan için daha iyi bir şey yapabilmek ümidi ve gayreti gizi değil midir? Bilhassa bu insan tabakaları arasında, maddi ve manevi sahada küçük görülen, ehemmiyetsiz telâkki edilenler vardır ki, bunları insan saflarının en mutena yerlerine oturtmak için büyük bir çırpınış her sahada sezilmektedir. Edebiyat ise bu çırpınışın en güzel örneklerini verip durmuş ve hâlâ da vermekte devam ediyor. Bir defa, elinde olmayarak bir kulübe içinde dünyaya gelmiş veya bir kulübe hayatına sürüklenmiş, yahut daima yüksek kalacakken hayatın akla gelmez şartlarıyla ruhu kemirilmiş insanların da muayyen bir dünyası yok mudur?

Acımak, merhamet etmek, beşerî sanatın hâlâ en büyük meziyetini teşkil ettikçe, bu küçük, bu basit, bu mühimsenmek istenmeyen insanların dünyasına girmek, onları sadece tabii halleriyle tasvir etmek değil, sanatın sihirli satırlarıyla, burunlarından ötesini göremeyenlerin, kalbine sokmak en büyük bir ruh üstünlüğüne ulaşmak demek olur. 

Üstün olmak, büyük olup büyük kalmak… Şüphesiz ki, bunlar hayli temenniye lâyıktır. Fakat körler gibi, yanımızda diz çökmüş bir hiç halinde bükülüp kalmış ama gerçekte içinde erişilmesi imkânsız iyi veya kötü alemler kaynaşan insanlara sürtünüp geçmek, tek cepheli yolumuzda, kör değneği misali bellediğimiz muayyen insanlarla temas edip merhamet, sevgi, dostluk, iyi kalplilik vasıflarımızı bütün imkânlarıyla onlara kapamak böylece bu küçük insanlar yanında büyük kalmış olmak vehmiyle bütün insaniyetimizden sıyrılmak hakiki üstünlüğü ve yüksekliği kurabilir mi?

Ayağında çarığı, sırtında abası hizmetçi Maslova’nın peşinde köy köy, dağ dağ dolaşıp onun çektiği azabın, iki mislini çekerek kurtulmak isteyen, “Ölümden sonra diriliş” kahramanını, Tolstoy hep bu endişe ile halk etmiş değil midir? “Üç Ölüm” hikâyesi nedir? Aynı günler zarfında bir asil veya iyi halli adamın, artık yaşını, kemalini bulmuş karısı ve sonra kimsesiz bir arabacı ve en nihayet ormanda bir iki balta darbesiyle devrilen bir ağaç ölürler. Rahat, mesut ailenin ihtiyar kadını ile bu ağaç arasında arabacıyı vasat yaparak gittikçe küçülten ve tasavvuru bize bırakılan ne kadar insanlar vardır? Burada mesut yaşayıp ölmüş kadının, ıstırabı ne kadar büyütülür? Arabacı ise ne sessiz, ne kimsesiz ölmüştür. Ve ağaç nasıl dilsiz, bir anda gürültüsüzce  yere serilir. Gorki‘nin, Çehov‘un, Dostoyevski’nin, eserlerinde nihayet “Romantico Realiste” Rus edebiyatında küçük insanların hayatı ne kadar canlı resmedilmiştir. Shakespeare‘in dramatik eserlerini bir an içinde gözden geçirebiliriz: Aristokrat bir devrin içerisinde, bir taraftan bu devrin bir adamı olan koca İngiliz şairi, her tiyatro eserinde uşaklara, sırdaşlara, cücelere ne büyük roller vazifeler yüklemiştir; gerçi her şeyin sonunda bu uşak ve cüceler bütün sadakat ve büyüklüklerine rağmen yine küçük görülmüş olmaktan kurtulamazlar. Fakat İngiliz şairinin gerisinde bugün, birbiri üzerine yıkılmış asırların duvarı vardır. 

Balzac, büyük Fransız realisti, her romanında ne kadar sayısız küçük insanlar yaşatmıştır. Ve onların eğri veya doğru olsun düşündürücü, göze batıcı vasıflarını belirtmiştir. Büyük harp sonunun yaralı muharrirlerinden Duhamel ve kökü Romanyalı olan Fransız romancılarından Panait Istrati bugün hiç şüphe etmeden diyebiliriz ki, bütün bu küçük insanların hikâyecileridir. Onların bütün roman ve hatıralarında bu insanlar yaşar, güler, ıstırap çeker ve ölürler. Bu zavallı insanların hayatlarını bu iki muharrir eserlerinde aksettirdikleri gibi kalplerine de ne kadar kuvvetle gömmüşlerdir ki, bir küçük memur, bir müstemleke askeri, bir mahalle bakkalı, limonatacı, gümrük hamalı, avantüriye bir bar kızı cazip ve küçüklüklerine rağmen geniş yaşayışları ile bize kendilerini anlatırlar; ağlarlar, bizi ağlatırlar; söyler, bize dinletirler.

Türk edebiyatının küçük insanlara açılan ilk kapısı Tanzimat’ta görülür. Sezâî‘nin “Dilber”i, Kemal‘in küçük esire Dilâşub’u ve ahlâk simsarı Abdullah’ı.. Fakat küçük insanların topyekün hayatlarını kaleme almak ve bu işi uzun bur ömür boyunca devam ettirmek şerefi Ahmet Mithat‘a düşmüştür. 

Bu popüler adam sanat hususiyetlerinden soyulmuş, baştan başa kuru birer kabuk kesilmiş satırlarıyla bir devrin her tabakadan insanını neden böyle meşgul etti? Bu noktanın tahlilinde, muhakkak ki, o kabuk bağlamış satırların, o günlerde bir sakız halinde herkesin his ve düşünceleri arasında çiğnenmiş olmasının büyük bir tesiri vardır. 

Servet-i Fünûn’a doğru gidildikçe, yalnız Nabizade’nin “Zehra”sında, ayak takımı insanlarına doğru tesadüfi olarak devamsız bir alâka hissedildiğini, fakat Servet-i Fünûn’un bu bakımdan küçük insanlara menfi bir cephe aldığını söyleyebiliriz. “Mai ve Siyah”da nihayet Ahmet Şevki Efendi bile küçük insanlar zümresine dahil olmaktan uzaktır. Kocaman bir hayalperest kahraman için eser o kadar çok şeyler söylemiştir ki, başkalarına ne vakit kalmış, ne de sıra gelmiştir. O büyük matbaa ve gazeteci kalabalığı arasında ancak Raci’nin şahsiyeti bir müddet için parlayıp sönerek dikkati çeker. 

“Aşk-ı Memnu” ise, sade memnu bir aşk değil, küçük insanların da içeriye girmesi memnu bulunan bir romandır. “Bir yazım tarihi”nde şaşkın bir donjuan tipindeki delikanlı ve etrafında aşktan başka hiç bir kasıtları bulunmayan genç kızlar âlemi de bu insanlara kapısını kapamıştır. Nihayet “Eylül”de romancı, dört fonksiyonsuz, sosyal durumları karışık insanla pekalâ iktifa edebilmiştir. 

Meşrutiyet sonrasından devrimize kadar gelen yıllar bize üç şahsın üç romanının mevzumuza yakın olarak düşündürür. Peyami Safa‘nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” bir paşa harîmine gönlünün zorlarıyla sokulmaya mahkum olmuş, hem yaşça, hem mevkice küçük bir çocuğun o türlü hikâyesidir ki, kahramanın, anasıyla, bazen başbaşa geçen hayatları ve bu hayatın bir iki satırda boydan boya nakledilişi Duhamel’in ruhları ıstıraptan kaynayan aşıklarını ve onların zaruretlerle örülmüş aile çemberlerini ne kadar çok hatırlatır. “Sinekli Bakkal”da kambur amca, külhanbeylerden “Sabit Bey Ağabey”, imamın fanatik kızı ve bir arka İstanbul sokağı devamınca rastlayacağımız insanlar akıldan çıkmış mıdır? “Yaban” için “Türk edebiyatının küçük insanlar romanıdır” demekten korkmayalım. Küçücük bir köy içinde bütün Türk Anadolu’da yaşamakta olan insanlar kabiliyet, maişet ve meslek hanelerine göz gezdirilmeden nasıl uzun boylu anlatılır. 

Görülüyor ki, edebiyatımızın her devrinde ancak bir iki şahsın, bir iki esere mevzumuzla alâkalanmıştır. Halbuki büyük dünya sanatının, merhamete, kardeşliğe, tevazuya, kalp kafa ve gönül tevazuuna dayanan insanî mahiyeti bir bakıma bu küçük insanların üzerine eğilmekten ileri gelmektedir. 

Kurmak istediğimiz yeni edebiyatta bu nokta ne kadar uzun boylu düşünülmeye değer. 


Şardağ, R. (1941, Ocak 24). Fikir-Edebiyat / Edebiyatımızda dikkat noktaları: Küçük İnsanlar. Vatan, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın