Dert ummana böyle dökülür – Gözyaşlarıma batan mızrap – Yirmi yıllık aşk – Radyomuza hatırlatmak istedim
Programa alâturka sokmayacağını iftiharla söylediği halde Türk müziğine kapısını açmaya mecbur kalan bir zatın idare ettiği bahçede, Muallâ Atakan‘la beraber neşriyat yapan tanınmış müzisyen Şerif İçli‘yi İzmirliler aralarında görmenin sevincini yaşıyorlar, buna eminim. Kendisiyle maziye doğru uzanan çok eski bir dostluğum bulunan Şerif için, bu sütunlarda yazı yazmak, onda mutlak bir değer mevcut olduğundan bana pek rahat geldi. Sanat kıymeti tâlî plânda olan bir dostunuz hakkında yazı yazmanın, tenkite az intibak etmiş olan Türkiye’mizde nasıl ecel terleri döktürücü bir zorluğu ve falâketi vardır, tasavvur edersiniz. Fakat benim iki manasıyla da İçli dostum için işte hükümlerimi korkusuz verebilecek, onu size övecek durumdayım. Musiki hayatına küçük yaşında bir amatör olarak karışan Şerif, eski Ziraat Nezareti’ne memur olarak girmişti. Tiyatro ve musiki sanatının meşagil-i sufliye sayıldığı o günlerde sade kazanç eve ekmek parası için değil, fakat aynı zamanda yüksek ve temiz bir meşgalesi bulunduğunu ispat için de yarım asır öncelerine kadar, hatta yakın yıllara kadar iyice bir meslek seçmek tabii ve lüzumlu addediliyordu. Bu meyanda sevimli dostum da memur olmuş, bir yandan da Beşiktaş Musiki Cemiyeti’nin teşekkülüne omuz vererek burada hem kendisini, hem de talebelerini yetiştirmişti. Ankara Radyosu’nun açıldığı sıralarda Ziraat Bakanlığı’na vazifesini naklederek gelen sanatkâr, orada aynı zamanda radyoevine girmiştir. Kendisiyle seneler süren dostluğum ve arkadaşlığımı bana onun insan olarak, bestekâr olarak ve hoca olarak gereken bütün meziyetlerini tanıtmıştır.
İstanbul Radyosu henüz açılmadan tekrar İstanbul’a giden Şerif İçli, sahne hayatına karışmış, İstanbul Radyosu açıldıktan sonra iki tarafı idare etmiş, nihayet halen sahneden tamamen çekilerek bütün mesaisini talebelerine tahsise karar vermiştir.
Besteleri
Türkçe’ye imkân nispetinde riayet eden, Selâhattin Pınar gibi güzel güfte seçmek güfteyi ruhunda bazen yıllarca dinlendirdikten sonra dile getirmek onun bir hususiyetidir. Ankara’da kendisine yirmi sene önce verilen bir güfteyi ruhunda yaşaya yaşaya tam yirmi sene sonra, hürmet ettiği bir aşkın ilk inkisarında bestelediğini bu sütunlarda daha önceleri yazmıştım.
“Alamam doğrusu dest-i emele
Bir kadeh ki dolaşır elde ele
İsteme çare de olsa ecele
Bir kadeh ki dolaşır elden ele”
İşte böyle talihli bir güftedir bu!
Onun ilk olduğunu sandığım, güftesi rahmetli Süleyman Efendi tarafından yazılmış olan bir bestesini hatırlayacaksınız. Bimen Şen tarafından da ayrıca Bestenigâr makamından ve Aksak usûlüyle bestelenmiş olan bu eser, Şerif İçli‘nin elinde ebedilik kazanmıştır. Her bestekârda olduğu gibi, dostumda da, piyasada bir mevsim yaşatıp ölecek eserler mevcuttur. Fakat öyle zannediyorum ki başta Hicaz makamından bestelediği ve Bimen Şen‘inkinden çok daha üstün olan, “Derdimi ummana döktüm…” şarkısı olmak üzere Şerif İçli de tarihe kalacak pek çok eser vardır.
Doğduğu topraklardan cüda olmuş, gurbet ve münezzeh ruhu ile arada dolaşan Süleyman Nazif merhumun bu daüssıla ateşi ve sızısı içinde yanan eserini bu kadar ruhlu ve manalı olarak bestelemesi bile onun besteciliğine bir delildir. Zira bu eseri dinleyenler bilir ki, dert ummana böyle dökülür. Ankara Radyosu’nda kapıcı ve daktilo kızlar hariç, bütün eli saz tutanla, ağzı mırıldananın eser bestelediği ve bestekârların sayılmayacak kadar çok olduğu günlerimizde Şerif İçli‘nin ezilip ayaklar altında kalmamasının tek sebebi bu kudretli tarafıdır.
İnsanlığı
İzzettin Ökte, Şerif ve ben, zamanın Dahiliye Vekilliğini yapmış olan zatın evindeyiz. Şafak sökmek üzeredir. Bir aralık Hicaz taksimi yapan ve mızrabı gözyaşlarına batırıp batırıp teller üstünde gezdiren Şerif, en hisli anında İçli‘nin de tesiriyle tutturdu:
– Beni çıkarınız!
– Nereye yahu!
– Çıkarınız diyorum. Hele siz beyefendi, vekillik yapmış bir mebussunuz; selâhiyetlisiniz. Yeter, bunaldım, beni hemen çıkarınız.
Ben şaka sanıyorum.
– Başın mı ağrıyor, hava almak mı istiyorsun? Haydi biraz dışarı çıkalım!
– Hayır Rüştü, dışarı değil, daireden çıkarın. Bıktım onun bunun şeker vesair ayniyatını dağıtmaktan. Bazı itirazlar oluyor. Bana az, ona çok diye; katlanamıyorum. Ne onlar kırılsın, ne ben. Hem efendim, düşünün ben zavallı Udi Şerif İçli‘yim. Şeker tevzi memurluğu ne oluyor?
Şerif’e evli bir genç kadın aşıktır. Evet okurlarım, hem de yirmi senedir; bu kadın bir sanatkardır da. Geçen sene bana hiç eksilmeyen bu aşkından yine bahsetti. Şerif bunu biliyor. İlk günden beri seziyor. Fakat hislerine gem vurmasını ve kıza hiç bir cesaret vermemesini de biliyor. Yani yirmi senedir, kızın istikbalini düşünerek bu aşkı anlamazlıktan gelmiştir. İnsan olmak bakımında bizler için bu jestin taşıdığı bir mana yok mudur?
Şerif İçli hocadır. O, denebilir ki, sazı ile refakat ettiği irili ufaklı bütün sanatkârlara bir şeyler öğretmiştir. Yanlışı düzeltmiş usûlü doğrultmuş, tavır kazandırmıştır.
Hazır radyomuzda okuyan solistlerimiz üslup bahsinde pek zayıfken ve bu mevzuda yetkili bir hoca da temin edilememişken bu muhterem müzisyen arkadaşımızla temasa geçmek, imkânları seferber etmek, hem hazır, Şerif evine çekilmişken acaba mümkün olmaz mı? Bir hamle yapmak için çırpınan genç kabiliyetli müzik şefine hatırlatırız.
Şardağ, R. (1953, Eylül 4). Şerif İçli İzmir’de. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

