Solistlerimiz soruyor…

Ankara’yı görmüyor musunuz?
Cevabım: İstanbul’u görmüyor musunuz?

Geçen gün beni ziyarete gelen üç radyo sanatkârı belli belirsiz sitem ettiler: “Bizi fazla iğneliyorsunuz; Ankara’yı görmüyor musunuz? Vallahi öyleleri okuyor ki..” diye, onları ikna ettim ama, onlar gibi düşünen diğer çocuklarımızı da hakkımda yanlış düşünmek gibi bir ihtimalden kurtarmak isterim. 

Bir defa benim yaptığım şey iğnelemek maksadına dayanmıyor. Gayesiz bir tenkit, bir didikleme değildir. Ben yüzde doksan İzmir Radyosu’nun çocukları ile meşgul oluyorsam bunun yegâne amili onları öteki radyolarda bulunan sanatkârlardan çok daha kendime yakın bulmam, gelişmelerinin gerçekleşmesine bir an önce şahit olmamdır. Düşünün çocuklar ki, ben, dinlediğim seanslarınız için değil, dinleyeceğim seanslarınız için yazı yazmaktayım. Bu sebeple okurken ve çalarken çeşitli yönlerden düşülen hatalar üzerine henüz durmaktayım. Şu gazete neşriyata başladığı günden beri, bu bakımdan gösterdiğim müsamahanın manasını anlayacağınızı umarım. Bu arada ufak tefek ikazlarda bulunurken bile bunu istemeyerek, üzülerek, sırf sizin menfaatiniz için yapmaktayım. Nitekim senelerden beri muhtelif arkadaşları tatlı tarafından işaretlerde bulunmasına rağmen kemanî Emine Gönülden bir türlü ince seslerde baş gösteren zaafından kurtulamıyordu. Bir acı yazı yazdım onu kıracağımdan korkarak. Bir de baktım, geçen Pazar’dan bu tarafa yayına bir canlılık, kıvraklık geldi. Demek ki, acı bir nasihatın bazen çok faydalı neticeler doğurduğu doğrudur. Emine Gönülden sormuş: “Rüştü Bey benden ne istiyor?” diye. Hemen haber vereyim: Ondan bu radyo kurulurken olduğu gibi bu gün de istediğim iki şey var: Az iddiada bulunmak ve son derece temiz olan yayına mümkün olan bütün teknik kıvraklığı vermek. 

Her neyse, demek istediğim şudur: Bütün arzum, radyomuz mensuplarının yükselişlerine şahit olmak. 

Ankara’ya gelince: On sayı çıkardığım “Ses” dergisi ile ve şu mütevazı sütunumda, Ankara Radyosu’nun düşen kalitesi için az mı yazı yazdım? Dergimin her çıkan sayısıyla matem havasına büründüklerine bizzat şahit olduğum Ankara Radyosu için de hiç bir hissî görüşüm ve garazım olamazdı. Senelerce spikerlerine konuşma dersi verdiğim, ilk kurulduğu binadan itibaren yıllarca edebi konferanslar verdiğim, gelmiş geçmiş bütün müdürleriyle dost olduğum bir radyoya da, hücum değil, sadece taktir hissini beslerim, ama bu radyoda yıllar var ki Nevin, Muallâ, Ekrem, Sevim Tan, Behiye Aksoy gibi sesler hariç, dinlediğimiz bir hayli solist modası, bizi utandıracak kadar zayıf kimselerdir. İzmirli çocukların hiç biri üzülmemeli. Kendisini bir büyük sanatkârla mukayese ettikleri için zayıf bulduğum Taşsöken kızımız bile Ankara’da okuyan bu çeşit okuyucuların bir ikisine üstündür. Fakat ben İzmir’in evlâtlarını her bakımdan kusursuz görmek, çabuk, seri yetişmelerini müşahede etmek istiyorum. Bu sebeple bütün hassasiyetimle onlar üzerinde durmaktayım. Biliyorum ki aldıkları para, Basın Yayın Umum Müdürü olan arkadaşımın dahi içini yakacak bir tahsisat sefaletine örnektir. Başlarında hocaları yoktur. Onlar bir üvey evlât muamelesi görmede, adeta yetişmek bakımından kendi kaderlerine terk edilmiş bulunmaktadır. Fakat işte bunun içindir ki çalışmalarını iki misli bir gayretle kuvvetlendirmeli, ikazlarımızda samimiyetten başka bir görüş aramamalıdır. Bugün kendilerini taktirle andığım Müjgân, Emin ve Güler‘i za’fa düşerlerse eğer, ilk ikaz edecek ben olduğum gibi, aylardan beri ölgün bir tavır içinde yuvarlanan Güzin‘de gördüğüm kalkınmayı sevinerek işaret eden de benim. İstiyorum ki sesini daima taktir ettiğim Suzan Yaman büyük bir şahsiyet hamlesine girişsin. Karınca yürüyüşü ile ilerleyen Yazar, beklediğim tekâmüle bir anda ulaşsın. Selâhattin Özgü ve Suzan Taşsöken o titrek, ürkek seslerini bıraksınlar Şensoy bütün garip ve mahzun sesine rağmen düştüğü bazı gevelemeleri terk etsin. Ünal, bu pek beğendiğim ses, şahsi tavrına kavuşsun. Hülâsa ben kötü kişi olayın, zarar yok; yeter ki İzmir’in evlâtları yükselsin, iyi olsun. Ama bu satırları yazdıktan sonra hakkımda kötü düşünenler olmayacak mı? Elbet olacak. Fakat ben aldırmam bunlara. Söyledim, söylerim, yine söyleyeceğim. İyiliği, hüsn-i niyeti taktir edebilmek de bir ayrı zekâ işidir. 

“Ankara’yı görüyor musunuz?” Bana bunu söyleyen kardeşlerime ve çocuklarımıza hemen cevap vereyim: 

“İstanbul’u görüyor musunuz?” Kendisinde ses ve saz bakımından bütün “as”ların ve primoların toplandığı İstanbul Radyosu’nu örnek gösteririm. Yükselişleri için bütün dikkatlerini oraya çevirsinler. 


Şardağ, R. (1953, Eylül 14). Solistlerimiz soruyor: Ankara’yı Görmüyor musunuz? Cevabım. İstanbul’u görmüyor musunuz?. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın